(spoiler)
Victor Hugo, her şeyden önce benzersiz ve güçlü yazı tarzıyla kendini soluksuz okutan, edebiyatın en büyük ustalarından biri benim için. Yaşamı tüm yönleriyle ele alıp masaya yatırırken, okuyucuya tek bir kitaptan onlarca derin felsefi düşünce yakalama fırsatı sunuyor; işte Sefiller tam olarak bu tanıma uyan anıtsal bir başyapıt. Dönemin evrensel, sancılı ve üstü kapatılan konularına büyük bir cesaretle yaklaşan bu eseri, aslında içinde pek çok durağı olan uzun ve görkemli bir tren yolculuğuna benzetiyorum. Hugo, o durakların her birinde bize çok farklı, sarsıcı ve yoğun duygular yaşatmaya niyetli. Karakterlerin acılarını, sevinçlerini ve çaresizliklerini iliklerime kadar hissettiğim bu yolculukta, yazarın zaman zaman başvurduğu o upuzun, ansiklopedik betimlemeleri ve tarihi detayları bile anlatının ayrılmaz bir parçası olarak kabul ediyorum; çünkü o detaylar ritmi yavaşlatsa da eserin akıcılığına ve görkemine asla gölge düşürmüyor.
Kitap, sadece bir somun ekmek çaldığı için hayatı kararan ve ağır kürek mahkumiyetine çarptırılan Jean Valjean adında bir adamın öyküsüyle başlıyor. Ancak bu trajik hikaye, süreç içinde muazzam bir ruhsal ve duygusal dönüşüm destanına evriliyor. Jean Valjean, bir anlık yoksulluk ve çaresizlik yüzünden işlediği o küçük suçun ve geçmişinin ağırlığını bir ömür boyu omuzlarında taşırken, vicdanın ve merhametin körü körüne uygulanan yasalardan ne kadar üzerinde olduğunu bize kanıtlıyor. Yasanın esnemez, acımasız yüzünü temsil eden Müfettiş Javert ile vicdanın ve bağışlamanın sesini temsil eden Jean Valjean arasındaki o muazzam çatışma, aslında insanlık tarihinin en büyük ahlaki savaşı.
Kitabın benim için en kırılgan ve etkileyici yönü ise, bu sert adamın bir babanın bir kız çocuğuna duyabileceği en muazzam sevgiye odaklanması.