Bir noktayı kaçırdılar. Sessizlik diye bir şey yoktur. Sessizlik diye düşündükleri şey rastlantısal seslerle doluydu ancak onlar dinlemeyi bilmiyorlardı. Birinci bölüm boyunca dışarıdaki rüzgarın kımıltılarını duyabilirdiniz. İkincide, yağmur taneleri damda pıtırtıya başladı. Üçüncüdebise insanlar bu kez kendileri konuşmaya, dışarı çıkmaya ve bu sırada türlü, ilginç sesler çıkarmaya başladılar.
Tek gerekli olan şey zamanda boş bir mekan ve sonra [sesin] mıknatıs gibi hareket etmesine izin ver sadece.
Er ya da geç onda fısıldayan çok fazla şey olacaktır.
- John Cage -
“Gittiğim bir konserde bir şey farkettim. Seslere,en melodik olanlara bile o kadar alışmışız ki bu gerçek bir bağımlılığa dönüşmüş. Perde açılır açılmaz piyanist, piyanosunun karşısına oturmadan önce sahnede ilerledi. Nota kağıdını koyduktan sonra piyanonun kapağını kapadı ve hiç bir şey çalmadan dört dakikadan biraz daha fazla süre hareketsiz kaldı! Aslında yorumlayacağı eser, Amerikalı besteci John Cage’in bir sonatıydı ve kağıtta tek bir nota bulunuyordu, solfejdeki es işareti. Bu parçaya süssüz bir ad verilmişti : “Dört Dakika Otuz Üç Saniye” Tam da bu kadar sürüyor. Zen Budizm’inden ilham alan John Cage’in bu eseri ‘besteleme’ amacı, mutlak sessizliğin var olmadığını göstermekti. Çevredeki sesler, yerdeki tıkırtılar, sandalye gıcırtıları, seyircilerin fısıltıları..Bunlar müziğin kendisiydi.”