Omurgalı olmak çok zor olmamalı ya bı duruşunuz olsun jöle gibi kivamdan kıvama geçmeyin.
1000Kitap
Kimse hakkında konuşmayacaksın. Hele ki elinde bir kalem, cebinde bir fikir ve ruhunda susturamadığın o kahrolası dürüstlük varsa. Sabahattin Ali, bir kamyonun kasasında sınırın öte yakasına sarsıla sarsıla giderken, kelimelerini bir kenara bırakıp sadece dikbaşlılığıyla çamura düşen bir figüran odun darbesiyle susturuldu. Devletin "faili meçhul" dediği bu trajedi, fazla düşüneni kusan sistemin, kanlı gözlükler ve yırtık sayfalarla ördüğü, son sayfası bir odun darbesiyle parçalanmış yarım kalmış bir yeraltı simülasyonundan başka bir şey değildi. Namuslu kalmak bir çeşit biyolojik intihardır. Sabahattin Ali bunu biliyordu. Kurallar listesi aslında çok basittir: Çalmayacaksın. Takla atmayacaksın. Birilerinin ayakkabı derisindeki tozun tadına bakmayacaksın. Pabuç yalamak, mide uşakları için bir hayatta kalma refleksidir; tükürüğün deriyle buluştuğu o anın kimyasını iyi bilirler. Cüzdanları şişerken omurgaları bir jöle gibi esner. Sabahattin Ali’nin omurgası ise çeliktendi. Ve bu iklimde çelik, paslanmaya mahkumdur. Kafatası parçalanmış, gözlükleri toprağa gömülmüş. Bir yazarın son sayfasını okumak istiyorsan, onun kanıyla yazılmış toprağa bakmalısın.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Cumhuriyet dönemi Türk şiirine olan sevgim o sarı ve yumuşak jöle gibi olan hayvana sevgimle eş değer...
Duygu ve Düşünce
Götinik kabus! Ceset, ceset olarak kaldı sanki
Kalkmaya yakın çok değişik bir rüyamsı kabusun içinde buldum kendimi. Liseden iki kızla değişik bir şehirde ama rahat bir işte çalışıyormuşum. Kızlarla kaldığım lojmanla başlıyor. Ben ve biri bir odada kalırken biri oda büyük olmasına rağmen tek kalıyordu: herhalde çok iyi anlaşıyorduk diye düşündüm izlerken. Sonra ev tarzında baya büyük ama ofise dönüştürülmüş bir dubleks vardı. Orada üst katın bazı yerlerine geçmek yasakmış. Üstte bir odada 4-5 kişi toplanmış işle ilgili sohbet ediyordu. Biraz mutfağa dönüştürülmüş. -Ben bir yerden lojmana yeni gelmiştim. Eşyalarımı koyup ertesi gün işe geliyor gibiydim.- Ben işten çıkmadan önce hakkımda abuk sabuk konuşulmuş. Ve şirket patronu da beni dinlemeden direkt işten çıkarmak istemiş. Atıyorum saat 6-7 gibi çıkacaksak saat 5-6 gibi başıma bu geliyor. Üstüne de ilahi bakış açısıyla gevşeklik yapan kadınları görmüştüm. O mutfak tarzı yere geldiğimde herkesin içinde beni azarlayıp bana bağırıp çağırıyor: "Sen işini doğru düzgün yapmıyormuşsun! Bir de çalışanlara yasak odalara girmişsin! Hemen istifanı vereceksin!!" diyor. Ama neredeyse beni dövecek. Ben de işimi doğru düzgün yapıp o alanlara saygı duyup asla geçmemiş biri olaraktan çalışanlar önünde ve dinlenilmeden bu tarz muameleye maruz kaldığım için sinirden ağlayacak olsam da kendimi tutup gitmeye yeltenen patronu (Neredeyse yaşıtım) omuzlarından çekip karşıma ittiriyorum sinirle ve "Sizi nasıl dinlediysem öyle dinleyeceksiniz! Ne bu saygısızlık, patronluğunuza güvenerek böyle davranıyorsanız sizin ağzınıza sıçarım!!! Olay her neyse ve kim olursanız olun benimle üst perdeden konuşamazsınız. İstifa da etmeyeceğim. Kovun. Haksız yere kovmaktan ve çalışanlar önünde mobing uyguladığınız için size dava açacağım!!" dedim. Sonra bir yere daha giderken ben eşyalarımı topluyorum.
Rüya
DOĞU DENİZ - 28
28. BÖLÜM – DENİZ’İN KOKUSU Hüseyin Bey’in evinde sabah telaşı vardı. Mutfaktan gelen çay kokusu, odalardaki aynaların önünde süslenen kızların neşeli konuşmalarıyla karışıyordu. Deniz’in ablaları sıradan bir güne hazırlanır gibi giyiniyordu ama Deniz’in kalbi sıradan atmıyordu. Üstüne kırmızı bir gömlek, altına bol siyah pantolon giydi. Aynanın karşısında bir süre saçlarını düzeltti, kirpiklerine hafifçe rimel sürdü. Kalbi,her zamanki gibi atmıyordu çünkü bugün Doğu’yu göreceği düşüncesi kalbine basınç uyguluyordu. Tam dudaklarına hafif bir ruj sürecekken kapı birden aralandı. Harun başını uzattı, gözleri merakla parlıyordu. “Deniz abla, benim de dudaklarıma ruj sürsene!” Deniz şaşkınlıkla gülümsedi. “Olmaz Harun, sen erkeksin, sana ruj sürülmez,” dedi ama Harun ısrarcıydı. “Birazcık sadece!” “Haydi git, annem çağırıyor galiba,” diyerek başından savmak istedi. Harun suratını asarak odadan çıktı ve annesine koştu. “Anne, Deniz abla bana ruj sürmüyor!” dedi ağlamaklı bir sesle. Annesi kahkaha attı. “Oğlum, ruj kızlara sürülür. Ama istersen babanın jölesinden saçına sürelim,” dedi. Harun hemen gözyaşlarını silip “Tamam!” diye atıldı. Bir süre sonra, saçları geriye doğru parlayan Harun aynaya bakarken, kendisini çok daha yakışıklı buldu. Evdekiler fındık bahçesine gitmek üzere araca bindiler. Hüseyin Bey direksiyona geçti. Arka koltukta oturan Harun, sabırsızlıkla ayaklarını sallıyordu; çünkü hem o hem de Deniz aynı heyecanı paylaşıyordu. Bugün Doğu’yu göreceklerdi. Fındık bahçesinde sabahın nemli havası yaprakların arasından süzülüyordu. Doğu eğilmiş, sessizce fındık topluyordu. Parmaklarına bulaşan toprakla birlikte aklında yalnızca bir isim dönüyordu: Deniz. Çimen birkaç sıra ötede Behiye’nin yanında çalışıyor, bir yandan da onu konuşmaya zorluyordu. “Behiye, boş
Alıntı
Bir de şey tayfa üredi “ Bu isim ne “ Sanane kardeşim. Hayatında süsen , zambak ne bilmez koklamamış jöle zihinliler
1000Kitap