28. BÖLÜM – DENİZ’İN KOKUSU
Hüseyin Bey’in evinde sabah telaşı vardı. Mutfaktan gelen çay kokusu, odalardaki aynaların önünde süslenen kızların neşeli konuşmalarıyla karışıyordu.
Deniz’in ablaları sıradan bir güne hazırlanır gibi giyiniyordu ama Deniz’in kalbi sıradan atmıyordu. Üstüne kırmızı bir gömlek, altına bol siyah pantolon giydi. Aynanın karşısında bir süre saçlarını düzeltti, kirpiklerine hafifçe rimel sürdü. Kalbi,her zamanki gibi atmıyordu çünkü bugün Doğu’yu göreceği düşüncesi kalbine basınç uyguluyordu.
Tam dudaklarına hafif bir ruj sürecekken kapı birden aralandı. Harun başını uzattı, gözleri merakla parlıyordu.
“Deniz abla, benim de dudaklarıma ruj sürsene!”
Deniz şaşkınlıkla gülümsedi. “Olmaz Harun, sen erkeksin, sana ruj sürülmez,” dedi ama Harun ısrarcıydı.
“Birazcık sadece!”
“Haydi git, annem çağırıyor galiba,” diyerek başından savmak istedi.
Harun suratını asarak odadan çıktı ve annesine koştu.
“Anne, Deniz abla bana ruj sürmüyor!” dedi ağlamaklı bir sesle.
Annesi kahkaha attı.
“Oğlum, ruj kızlara sürülür. Ama istersen babanın jölesinden saçına sürelim,” dedi.
Harun hemen gözyaşlarını silip “Tamam!” diye atıldı.
Bir süre sonra, saçları geriye doğru parlayan Harun aynaya bakarken, kendisini çok daha yakışıklı buldu.
Evdekiler fındık bahçesine gitmek üzere araca bindiler. Hüseyin Bey direksiyona geçti. Arka koltukta oturan Harun, sabırsızlıkla ayaklarını sallıyordu; çünkü hem o hem de Deniz aynı heyecanı paylaşıyordu.
Bugün Doğu’yu göreceklerdi.
Fındık bahçesinde sabahın nemli havası yaprakların arasından süzülüyordu.
Doğu eğilmiş, sessizce fındık topluyordu. Parmaklarına bulaşan toprakla birlikte aklında yalnızca bir isim dönüyordu: Deniz.
Çimen birkaç sıra ötede Behiye’nin yanında çalışıyor, bir yandan da onu konuşmaya zorluyordu.
“Behiye, boş