(Rüya) (Mafya lideri gençti 20 yaşlarında gibi görünüyordu ve mafya lideri olmamıştı. Baronun altındaki adamla henüz yeni çalışmaya başlamıştı. En yakın arkadaşıyla birlikte Ucuz takım elbiseleriyle baronla bir görüşmeden dönüyorlardı. Rüküş Takım elbiseleri ve ucuz araçları yüzünden onlarla dalga geçmişlerdi.) Mafya Lideri (Gözünü yoldan ayırır ve arkadaşına bakar): Şu birlikte olduğu kadın var ya Benden hoşlanıyor Arkadaşı: Ney ? Uyuşturucuyu fazla kaçırdın herhalde O baronun eşi Zıplama istersen bi ölçülü ol Hadi baronun eşi olmadığı bir gerçeklik yaratalım Hadi onun Rolls Royce’a binmeyip dolmuş kullandığı bir evrenin içine doğru ilerleyelim (Mafya lideri anlamsız anlamsız arkadaşına baktı) aynı sınıfa mensup bireyler olduğunuzu var sayalım demek istiyorum Kadın kırk yaşında yüzündeki kırışıklıkları görmedin mi ? - sen ise 20 yaşındasın- Öyle bir kadın seni niye istesin Öyle bir gerçeklikte bile şansın yok Niye kendine uygun birini yaşıtın birini bulmuyorsun Sülalemizi öldürtmek mi istiyorsun Denyo musun ? Ölçülü olmayı öğren Mafya Lideri: Sen ölçülü ol Ben o kırışıklıklarda sadece güzellik görüyorum Bence o kırışıklıklar olmasaydı bugün olduğum kadar aşık olmazdım (Arkadaşı: Aşırı salaksın ) Gözlerime bakarken duman rengi gözlerini görmedin mi ? - İnsan yalan söyler Ancak gözler asla
1518 yılı, Karahisar Kalesi... Fırtınanın dış dünyayla tüm bağlarını kestiği, taşa saplanmış devasa bir hançeri andıran bu izole kalede, sır dolu ve vahşi bir cinayet işlenmiştir. Mısır çöllerini aşıp payitahta dönen Sultan Selim Han'ın muzaffer ordusuna yol açan öncü birlik komutanı Hazar, bu aşılmaz duvarların ardında kapana kısılmış bir katilin peşine düşer. Geçmişte naif bir nalbant çırağıyken, sevdiği kadını kaybetmenin acısıyla ölümcül bir "Serdengeçti"ye dönüşen Hazar için bu soruşturma, sadece devletin bekasını değil, kendi kalbinin küllerini de deşecek bir yüzleşmedir. Kimliği belirsiz bir kadının bedenine saplanmış dokuz ok, eski Türk kozmolojisine dayanan kanlı bir şifre ve Safevi sarayına kadar uzanan ölümcül bir sır... Kaledeki dokuz kişi şüphelidir ve içlerinden biri, Hazar'ın geçmişinden gelen en büyük yarasından başkası değildir. Yasin Kocabaş, uzun yıllara dayanan psikoloji ve tasavvuf okumalarını 16. yüzyılın çalkantılı tarihiyle ustalıkla harmanlıyor. Demirden Bir Deniz, okuru kusursuz işleyen bir "kapalı oda" polisiyesinin içine çekerken; savaşın, ihanetin, kardeş katli fetvalarının ve küllerinden doğan trajik bir aşkın gölgesinde soluksuz bir arayışa davet ediyor. Kılıçların değil, sırların çarpıştığı bu demirden denizde boğulmamaya hazır mısınız?
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Jon Fosse'nin Melankoli kitabını okuduktan sonra bu resme bambaşka gözle bakıyorum. Bir resmi değil, Lars’ın zihnini izliyorum. Kayaların o keskin ve sert hatları, Lars’ın zihinindeki duvarları; gökyüzünün yumuşak ve dağılan dokusu ise onun kontrol edilemez git gellerini simgeliyor. Resimdeki ıssızlık, Lars’ın toplumdan dışlanmışlığını ve yalnızlığını doğrudan yüzümüze vuruyor. Işığın kutsal bir varlık gibi resmin merkezine yerleşip suya yansıması ise sadece bir manzara tekniği değil; Lars’ın karanlık dünyasında tutunmaya çalıştığı Tanrı'nın ışığını simgeliyor. Bu sadece bir ada resmi değil, Lars'ın zihninin tuvale yansımış hali. Borgøy adası öylesine seçilmiş bir yer değil. Ressamın doğduğu, dünyayı ilk kez bu ışıkla gördüğü, her şeyin başladığı ve son bulduğu yer.
1000Kitap
Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanları, tabandan gelen bir toplumsal sözleşme talebinden ziyade, Osmanlı bürokrasisinin ve hariciyesinin Düvel-i Muazzama denilen Avrupalı büyük devletlerin iç işlerine karışmasını engellemek ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak için ürettiği birer diplomatik savunma refleksidir. Yani çoğulculuk ve haklar rejimi, içsel bir ihtiyaçtan ziyade dış baskıyı göğüsleme aracı olarak kurgulanmıştır. 1876’da Yeni Osmanlıların (Jön Türkler) Mithat Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği müdahale ve sonrasındaki süreç ise Sultan II. Abdülhamid’in 93 Harbi’ni (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) gerekçe göstererek meclisi tatil etmesini, devletin varoluşsal kaygılarla merkeziyetçi otoriteye sığınmasının en somut örneği olarak görür. "En yakınını ihbar etme" noktasına varan hafiyelik ve jurnal sistemi, toplumsal güven ilişkilerini zedelerken, devlet mekanizmasını toplumun üzerinde mutlak bir denetim aygıtı haline getirmiştir. Bu baskı ikliminin doğurduğu 1908 Devrimi ve ardından gelen trajik döngü ise 1909’daki 31 Mart Vakası (karşı darbe girişimi) ve Sultanın tahttan indirilmesi, orduyu siyasetin tam merkezine yerleştirdi. Peş peşe gelen Balkan Savaşları ve 1913 Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki, özgürlük vaadiyle açtığı dönemi, imparatorluğun en sert askeri-parti diktatörlüğüyle kapattı. Savaş koşulları, çoğulculuğu bir kez daha "ihanet" veya "zafiyet" olarak etiketleyip yok etti. Türkiye'de demokratikleşme hamleleri hiçbir zaman sakin, barışçıl ve içsel bir toplumsal uzlaşı döneminde yeşeremedi. Hep bir dış dayatma, bir iç askeri müdahale ya da ölüm kalım savaşı parantezinde hayat bulmaya çalıştı. Kriz anlarında ise kurucu veya yönetici elitler, meclisi ve çoğulculuğu ilk feda edilecek "safra" olarak gördüler ve o bildik refleksle gücü tek
Tarih
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş radikal bir iktisadi kopuştan ziyade sınıfsal bir sürekliliktir. Jön Türkler ve onların devamı olan Ankara kadroları, toplumsal yapıyı kapitalist üretim ilişkilerine eklemlemek için yukarıdan aşağıya dizayn eden egemen devlet sınıflarıdır. İttihatçıların 1914 sonrası ilan ettiği "Milli İktisat" politikası, gayrimüslim sermayeyi tasfiye ederek yerine Türk-Müslüman bir zengin sınıfı ikame etmeyi hedefliyordu. Erken Cumhuriyet kadroları da bu hedefi ve arka planındaki zihniyeti aynen devraldı. Fikret Başkaya’nın tespitiyle, ortada iddia edildiği gibi anti-emperyalist ya da antikapitalist bir kopuş yoktu; aksine dünya kapitalist sistemine entegre olacak yerli bir komprador (aracı) burjuvazi yaratma çabası vardı. 1923 İzmir İktisat Kongresi, İttihatçıların yarım bıraktığı bu yerli burjuva yaratma projesinin resmi ve hukuki beyannamesidir. Devlet, serbest piyasanın doğal işleyişine bırakılamayacak kadar acil gördüğü bu sınıfı kendi eliyle fonlamıştır. ​Kapitalizmin ilk evresi için kullanılan asli birikim (sermayenin ilk sermaye haline gelmesi), Türkiye'de doğrudan devlet zoru ve gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesi üzerinden yürümüştür. İttihat ve Terakki’nin 1915 Ermeni Tehciri ve sonrasında Rumların tasfiyesiyle başlattığı "Emval-i Metruke" (terk edilmiş mallar) mevzuatı ve el koyma pratikleri, Erken Cumhuriyet döneminde de kesintisiz bir şekilde işletilmiştir. Savaş döneminde ve sonrasında el konulan ya da değerinin çok altında kapatılan bu mülkler, fabrikalar ve tarım arazileri; Cumhuriyet döneminde Ankara hükümetine ve yeni rejime sadakat gösteren yeni yerel elitlere, bürokratlara ve mebuslara dağıtılmıştır. Yeni "milli" zenginlerin sermaye birikiminin temeli, bu organize mülk transferine dayanır. İttihatçıların savaş yıllarında kurduğu
1000Kitap
Osmanlı entelektüelinin ve bürokrasisinin Batı’yı yanlış, sığ veya taklitçi bir yerden analiz etmesi, imparatorluğun dağılma sürecini hızlandıran en trajik yapısal hataydı. Batı’da yüzyıllar süren sınıfsal, ekonomik ve felsefi dönüşümlerin sonucunda ortaya çıkan kavramları (milliyetçilik, anayasalcılık, modernleşme), Osmanlı’nın çok uluslu, çok dinli ve kendine has toplumsal dokusuna esnetmeden, "ithal bir şablon" gibi yapıştırmaya çalıştılar. Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik, homojen bir ulus yaratma ideali taşır. Ancak nüfusunun büyük bölümü Türk olmayan (Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar) kozmopolit bir imparatorlukta, bu homojenlik arayışı intihardan farksızdı. Jön Türkler ve İttihatçılar, çökmekte olan devleti kurtarmak adına "Osmanlıcılık" idealiyle yola çıksalar da, Balkan Savaşları'nın şoku ve azınlıkların isyanlarıyla hızla katı, merkeziyetçi ve reaksiyoner bir Türk milliyetçiliğine savruldular. Bu savrulma, kapsayıcı bir devlet aklından ziyade, diğer unsurları dışlayan ve yabancılaştıran bir "baskı aygıtına" dönüştü. 1876 yılında ilan edilen Kanûn-ı Esâsî (ilk Osmanlı anayasası), imparatorluğu bir arada tutma iddiasındaydı. Ancak anayasanın 18. maddesi, devlet memuru olabilmek için Türkçe bilme şartını getiriyordu: "Tebaa-i Osmaniyyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır." Bu madde kağıt üstünde bürokratik bir standardizasyon gibi görünse de, imparatorluğun asli unsuru olan ve asırlardır kendi dillerinde yaşayan topluluklar (özellikle Araplar ve Arnavutlar) için doğrudan bir tasfiye ve "asimilasyon" tehdidi olarak algılandı. Bu olay, Osmanlı bürokrasisinin taşrayı ve gayrimüslim/gayritürk unsurları nasıl bir üst perdeden ve rasyonellikten uzak yönetmeye çalıştığının en
1000Kitap