Lev Tolstoy’un Anna Karenina’sını her düşündüğümde Tolstoy un zekasına saygı duyuyorum.Çünkü XIX. yüzyıl Rus toplumunun bir portresini değil, insan ruhunun en kuytu köşelerini aynada görüyormuş gibi hissediyorum. Benim için bu eser, sadece trajik bir aşk hikayesi değil; dürüstlük, toplumsal ikiyüzlülük ve mutluluğun doğası üzerine yazılmış muazzam bir iç gözlem gücüdür. Kitabı okurken zihnimde en çok yer eden ve beni sarsan temaları kendi penceremden şöyle ifade edebilirim:
“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."
Kitap giriş cümlesiyle gönüllere taht kuruyor...
Tolstoy eserine İncil'den ''Öç benimdir karşılığını ben vereceğim'' ayetiyle başlar..Levin ve Kiti ikilisi, Stephan Dolli ikilisi ve Anna Karenina Vronski'den bahsedilmektedir 19.yüzyıl Rus sosyetesi göz önündedir.Eserde toplum, köylü, ziraat sorunları, insan psikolojisi, kapitalizm, din, evlilikler, aldatmak ve toplumdaki mantığa sığmayan dayatmalar,çürüme gözler önüne serilmiştir.Çok önce bitmiş evlilikler sırf toplum baskısı ve zorunlu din kuralları adına devam ettirilmesinin meydana çıkardığı sorunlara Anna ve Aleksey Aleksandroviç karakterleri üzerinden anlatmıştır Tolstoy.
Tema incemesine gelirsek ,her karakterin yeni bir anlam arayışı ve üstünde düşünülmüş manalar içerdiğini görürürüz.Anna’nın Vronski’ye olan tutkusunu ve her şeyi göze alarak bağlarını koparmasını okurken içimde iki farklı sesin çatıştığını hissettim. Bir yanım Anna’nın sahte, sevgisiz ve mekanik evliliğinden kaçıp gerçek bir duygunun peşinden gitmesini büyük bir cesaret olarak gördü. Diğer yanım ise onun bu kararının getirdiği yıkımı, özellikle oğlundan koparıldığı sahnelerdeki o derin çaresizliği acıyla izledi.Beni en çok öfkelendiren, o dönem yüksek sosyetesinin ahlak anlayışı oldu.