her çağ kendi ışığını ve gölgesini, kayıtsızlığını ve çabasını, doğrusunu ve yanlışını, sistemlerini, yeni fikirlerini ve yeni yanılsamalarını beraberinde getiriyordu; her biri baharın yeşiliyle coşuyor, zamanla sararıyor, sonra yine gençleşiyor, tekrar yeşeriyordu. yaşam böyle, bir takvim düzeniyle geçip giderken tarih ve uygarlık gelişiyordu; başta çıplak ve silahsız olan insan, yaşamın gereklerini yerine getirdiği ve yalnızlığını unutmaya çalıştığı o esrarengiz işi yaparken kendisine giysi ve silah yaptı, kulübeleri ve sarayları, köyleri ve yüz kapılı Teb şehrini inşa etti, araştırıp inceleyen bilimi ve insanın ruhunu yücelten sanatı yarattı, kendini hatip, makine ustası, filozof yaptı, dünyayı bir uçtan diğer uca dolaştı, toprağın içine girdi, bulutların üzerine çıktı. nihayet gözlerimin önünden yaşadığımız çağ ve sonra da gelecek çağlar geçip gitti. yaşadığımız çağ, yaklaşırken çevik, hünerli, canlı, mağrur, biraz gereksiz sözlerle dolu, gözü pek ve bilgiliydi; fakat sonu diğer çağlar kadar sefil oldu. yaşadığımız çağ da, diğerleri de aynı hız ve tekdüzelikle geçip gitti.