Paul Auster’in, ne yazsa "Acaba gerçek mi?" diye düşündüren kitaplarından biri daha... Bu sefer bir bayrak yarışı gibi.
Önce kahramanımız kendini anlatıyor, olaylar oluyor... Tam en heyecanlı yerinde bayrağı bir başkasına veriyor. Çünkü öyle şeyler yaşanıyor ki yazar, “Ee işte sonra şöyle oldu,” diye normal anlatamıyor olanları. Okuyunca hak vereceksiniz neden anlatamadığına.
Bayrağı bir başkası alıp, bu sefer onun ağzından ama aynı zamanda dışarıdan izliyoruz yaşananları.
Son bölümde ise tamamen görünmez oluyor ve üçüncü kişilerden hikayenin kalanını dinliyoruz.
Auster'in favori mekânlarında (New York - Paris) yine geziyoruz. Evet, sonuyla ilgili eleştiriler var ama yeterince Paul Auster kitabı okuduysanız, artık sizi kitabın ne sonu ne de başı şaşırtır. Onu okumak, biraz da kendini bilerek kaybetmektir.
Sevdiğim bir pasaj:
"Kütüphaneci Mr. Goines raftan iki kitabı, birbirlerinden yirmi beş otuz santim aralıkla duran ve aralarında başka üç ya da dört kitap bulunan iki kitabı çekip alıyor. Kitapların sırtındaki Dewey sayılarını görmen için kitapları burnunun dibine uzatıyor; yaptığın yanlışı ancak o zaman anlıyorsun. Kitapları yanlış yerleştirmişsin: önce gelmesi gerekeni sonraya, ikinci olması gerekeni de birincinin yerine koymuşsun. Mr. Goines kibirli bir tavırla, 'Bunu sakın bir daha yapmayın, lütfen,' diyor. Bir kitap yanlış yere konursa, yirmi yıl, belki daha fazla, hatta hiç bulunamayabilir.
Bu belki ufak bir sorun ama ihmal ettiğin için kendini küçük düşmüş gibi görüyorsun. Seni üzen o iki kitabın kaybolma olasılığı değil (zaten aynı raftalar, hepsi hepsi aralarında birkaç santim var) ama Mr. Goines'in belirtmek istediği şeyi anlıyorsun ve adamın o tepeden bakan tavrı sinirini bozsa da özür dileyip bundan sonra daha dikkatli olmaya söz veriyorsun.
Yirmi
GörünmeyenPaul Auster · Can Yayınları · 20121,135 okunma
Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, okuduğum en iyi kitap..
Paul Auster kitaplarından sonra hiçbir kitabı beğenmeyip neredeyse elime aldığım her 5 kitaptan 4'ünü yarım bırakan biri olarak artık tam ümidi kesmişken; böyle bir edebiyat, yaratıcılık ve kurgu şovuna tanık olmanın şaşkınlığını yaşıyorum.
Genelde kitapların veya filmlerin bir pik noktası olur, sanki o sahne ya da o sayfa/bölüm için tüm kitap yazılmış, tüm olaylar o sahnenin etrafına yerleştirilmiştir gibi gelir ya... Büyücü'de her sayfa ayrı bir sahne; her diyalog, jest, mimik üstüne muazzam kafa yorulmuş... Üstünde bu kadar not aldığım bir başka kitap olmamıştı. Ayakta alkışlıyorum