Sen benim fethedilmemiş şehrimsin. Yüreğimin dağlarından sessizce hüzünler indiriyorum her gece gönlüne. Hiçbir zaman anlayamayacağın bir özlem benimkisi! Öyle duymuyorsun ki sesimi. Ve ben öyle çok sesleniyorum ki sana. Fethedemediğim o şehrin her bir zerresiyle yirmi dört saat sana haykırıyor içimde bir yer. Minareler günde beş vakit sesleniyor, tramvay çanları, hercai martılar, vapur sirenleri sana haykırıyor sabah akşam. Haydarpaşa'dan bir tren kalkıyor çığlık çığlığa. Her bir hecesi sen olmuş bu ayrılık feryadının. Bir nargile umutsuzca fokurduyor belki sana beni hatırlatır diye. Onun sesi senin pervasız kahkahana karışıyor. Duymuyorsun.
Çözümsüz bir havuz problemi oluyorsun. Hiçbir zaman sevmedim havuz problemlerini. Çözemeyeceğimi baştan bildiğim için hep korktum onlardan. Şimdi İstanbul, sen ve ben üç bilinmeyenli çözümsüz bir denklem gibi boş bir defter sayfasında sessiz bekliyoruz.
Bir bakıyorum İstanbul sen oluyorsun. O masallar şehrinde gördüğüm en güzel şey oluyorsun. Tüm bu şehri bu kadar güzel yapan sen misin, yoksa seni mi güzel yapıyor İstanbul? Ayırt edemiyorum.
Ne zaman biri İstanbul dese aklımda bir Kız Kulesi manzarası ve yanında sen. Bulutlu bir İstanbul akşamında bakmaya korktuğum bir çift göz oluyorsun yüreğimde.
Haklısın güzel bir masal olurdu. Ama bir o kadar imkânsız. Biz her gün yüz yüze bakıp, hiç yan yana duramayacak iki yabancıyız. Tabiatımız farklı. Ben denize meftun, sen kendine.. Sığdıramam kalbimi senin bencilliğine.