Ah Kudüs! İstanbul benim mekânım, payitahtım; Medine sevgilim; Mekke Kâbem; Şam ilk gözağrım. Sen ise, feleğin çemberinden geçmiş, nice peygamberler görmüş, nice sultanlarla yatmış kalkmış; yıpranmış, yaşlanmış, ama mihrabı yerinde kalmış bir şehr-i kadîmsin. İşte sana “Şam” kapısından giriyorum. Beni de koynuna almaya tenezzül eder misin?
"Sevdasına kurban olduğum yâr, cemalini Kâbe’m yaptığım ay prensesim; Hevybanû...Aynı şehir içerisinde birkaç kilometre yanından uzaklaştığımda, yolumu izimi kaybetmeme sebep olan Hevybanû...Söylemekten hiç utanmadığım, olmadığında hiçbir kıymetimin kalmadığı insan Hevybanû..."
"Benim bu Kâbem, varoluşun kalbidir; bu kalb yanında Benim Arş'ım sınırlı bir cisimdir. O ikisinden hiçbiri Beni kapsayamaz; hiçbiri, haber verdiğin şekilde Benden haber veremez. Beni kapsayan tek evim, şu görünen vücudunun içine yerleştirilmiş olan senin arzu edilen kalbindir. İşte senin bu kalbini tavaf edenler, (onlar) sırlardır. Dolayısıyla o sırlar, bu taşları tavaf ettikleri sırada, sizin vücutlarının konumundadırlar. Her şeyi ihata eden Arş'ımızın etrafında dolaşarak tavaf edenler, bu plan (tahtit) âleminde seni tavaf edenler gibidir. Rütbe bakımından nasıl ki senin vücudun, cismin basit kalbinden daha aşağı ise, aynı şekilde her şeyi ihata eden Arş'a göre de Kâbe öyledir, yani vücuduna göre kalbin ne ise her şeyi ihata eden Arş'a göre de Kâbe öyledir."
"Bir Mevlevi'nin davranış damarı iki tanedir. Yeri gelir Mevlana misali mütevazı olur, yeri gelir hadsize haddini bildirmek için Şems gibi sözünü sakınmayan harbi dilli olur"