Kitap yüzeyde sakin akan ama derinlerde sürekli kabaran bir nehir gibi ilerliyor. Romanın en ustaca tarafı, anlatıcının sessizliğinin her cümlenin altına ince bir gerilim çekmesi. Etsuko’nun Japonya’dan İngiltere’ye uzanan hatıraları, geriye dönük bir yüzleşme değil, daha çok hafızanın kendini korumak için kurduğu zarif tuzaklar gibi. İnsan okurken “neyi anlatıyor?”dan çok “neyi saklıyor?” sorusuna takılıyor. Ishiguro burada büyük taşlar atmıyor; gürültüyle değil, fısıltıyla yaralıyor. Etsuko ile Sachiko arasındaki ilişki, hem bir gölge hem bir yansıma gibi. Aradaki kaymalar, detaylardaki belirsizlikler, karakterlerin birbirinin yankısı olup olmadığı sorusunu diri tutuyor. Roman bitince, kapaktaki mütevazı sayfalardan çok daha geniş bir boşluk kalıyor insana: anlatılmayanların ağırlığı. Kısacası Uzak Tepeler, travmanın hafızada nasıl kıvrılıp büküldüğünü gösteren ince bir yapboz. Sessizliğiyle konuşan, okuru da kendi suskunluklarıyla baş başa bırakan bir roman.