O siyahlar içindeki adam beni takip edip evimize girdiğinde, evde annem olsaydı ne kadar iyi olurdu, değil mi? 'Anne!' diye bağırarak kapıyı açsaydım, belki de tuhaf adam korkup kaçardı. Sadece 'anne'nin gölgesi bile onu korkutmaya yeterdi.
Bebeklerin sahip olduğu o 'kırılganlık' beni rahatsız ediyordu. O küçük bedenin bana yüklediği sorumluluktan korkuyordum. Ben böyleyken acaba bir gün 'anne' olabilecek miydim? Sadece kadın olarak doğmuş olmak, bu duyguların 'doğal' olarak ortaya çıkacağı anlamına mı geliyordu?
Rüyalar ve gerçek dünya nasıl birbirine bağlanırdı? Yaşım ilerledikçe rüyalar ve gerçeklik arasındaki sınırların karmaşık bir şekilde birbirine bağlı olduğuna daha fazla ikna oluyordum. Rüyalarımda bir yetişkinin bedeninde yaşıyordum ama çocukken yasadığım eve dönüyordum sürekli. Evim olmasına rağmen bana hiçbir zaman rahatlık ya da korunma hissi vermeyen o yere. Yeni bir yere taşınmak hiçbir şeyi değiştirmedi. Kalbimin bir parçası hep o evde kaldı.
Ağladığımda nefesim ağırlaşırdı. O zamanlar burnumdan ve ağzımdan normalde çıkmayan, nemli ve derin, kendine özgü bir koku yayılırdı. O kokuyu genellikle sabaha karşı annemin yastığında da duyardım. Ben buna hüznün kokusu derdim.