Kitabı okurken aklıma hep küçüklüğüm geldi. Bu yüzden karşılaştırmalı şekilde ilerledim.
Size de günümüz koşullarında sıradan bir mizaha gülüp geçtiğimiz anlarda (özellikle de dini bir konuda) bir an durup düşünüp çocukluğumuzda ebeveynlerimiz tarafından kesin bir dille uyarıldığımız zamanlar gelmiyor mu?
Peki o zamanlarda yapılan aynı espriye şimdi güldüğümüzde neden kimse bizi uyarmıyor?
Betimlemeleriyle anlaşılır ve akıcı bir dili var. Tavsiye ederim. Okuyup bitirince ne demek istediğimi anlarsınız.
Kalp Risalesiİmam Gazali · Ahir Zaman · 20131,392 okunma
Kur’an ve hadislerde geçen “Fakr” kavramının iki ayrı anlamda kullanıldığı gö-
rülmektedir. Bunlardan biri “suret fakirliği” de denilen “maddî fakirlik”, diğeri ise
“manevî fakirlik”tir.
1. Maddî Fakirlik veya Suret Fakirliği:
İhtiyaç duyulan mala ve eşyaya malik ve sahip olmamak demektir. Kur’an’daki:
“Ganimet malları, yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılan fakir muhacirlerin-
dir” 5
, ayeti ve benzer ayetlerde anlatılan fakrdır. Bu anlamdaki fakirlik hadislerde
de: “Fakr, insanı nerede ise küfre düşürecekti.”6
“Fakirlik, iki cihanda yüzkarasıdır.”7
İfadeleriyle anlatılmakta ve bu manada gönle sıkıntı veren fakirliğin makbul olmadığı ifade buyrulmaktadır. Tasavvufa konu olan fakr ise bu tür fakirlik değil, manevi fakirliktir.
2- Manevî Fakirlik:
Kulun kendinde varlık görmemesi, herşeyi Hakk’a irca etmesi, şahsının, amelinin,
hal ve makamının Allah’ın lütfu olduğunu kabul etmesidir. Kur’an’daki: “Ey insanlar,
siz Allah’a karşı fakir; yani muhtaçsınız. Allah ise ganîdir; yani herşeyden müstağni-
dir.”8
ve “Allah ganîdir; siz fakirlersiniz; yani O’na muhtaçsınız.”9
ayetleri bu anlamda-
ki fakrı anlatmaktadır. Peygamber Efendimiz, “Fakr, benim medar-ı iftiharımdır.” 10
buyurmaktadır. Yine başka bir hadis-i şerifinde “Allah’ım beni fakir yaşat, fakir öldür
ve fakirlerle haşret!”11; Allah’ım beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle,
kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme!12 buyurmuştur. Bu hadisler manevi fakr
anlamında kullanılmıştır.
Kulun Allah’a muhtaç olması demek olan fakirlik, elbette fakiri de zengini de
kapsar. Bu anlamıyla fakir ve fukara, malı olmayan anlamına değil, “sufî ve derviş”
manasına gelir. Bu yüzden eskiden şeyhler kendilerine “Hadimu’l-fukara” (Fakirlerin
hizmetkârı) derlerdi.
İlk sufîler “yoksulluk” anlamına gelen fakr ile
Eser Cemâl-i Halvetî'nin üç risalesinin birleşiminden oluşmuş.
(Cemâl-i Halveti: Halvetiyye tarikatının, Cemâliyye kolunun kurucusu ünlü mutasavvıftır.)
//////////
İlk risalesi; Habbetü'l Mehabbe (sevgi tohumu veya sevgi tanesi olarak çevrilebilir)
Cemâl Halvetî bu risalede Allah'ın bir kulunu sevmesinde gizli sırları maddeler halinde bizlere sunuyor.
"Onun sırrına eren kimseye hiçbir günah zarar veremez."(s.13)
"Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bak."(s.13)
"Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim."(s.18)
*Bu bölümü okurken biraz zorlandım. Soyut anlatım biraz yordu. Aslında Sufi Kitaptan çıkan tasavvuf eserlerini okumuşluğum ve biraz aşinalığım var bu konulara. Ama bu yazarın üslubunda, anlatımında ve anlattığı konularda biraz tökezledim.*
"Ey dost! Bil ki, hakikat ehli yanında muhabbet, her şeyini sevdiğine hibe etmen ve sende ondan başka sana ait hiçbir şey kalmamasıdır."(s.18)
İkinci risalesi; Sirâcüs Sâlikîn
Kitaptaki bu risalede manevi yolculuk, insanın mertebeleri anlatılıyor. Risalenin bir kısmında Nefs, Kalp, Ruh ve Sır kavramları açıklanıp derinleştirilirken, diğer kısımda rüya ve tabirleri naklediliyor.
*Bu bölümü okumak ilk risaleye göre daha kolay ve keyifli oldu. İnsandaki gelişim ve mertebeler çok hoşuma gitti her mertebeyi doğadaki dört unsurla(Ateş, su, toprak, hava) birleştirmesi. Her unsuru bir peygamber ile bahsederek anlatması çok hoşuma gitti. Rüya tabirleri kısmı kitabın bana göre hem öğretici hemde en eğlenceli kısmıydı.*
Üçüncü risalesi; Şerhu'l Beyteyn: Er-Rabbu Hakkun Ve'l Abdu Hakkun
Bu risalede büyük mutasavvıf 'Muhyiddin İbn Arabî'nin beyitini ele alarak açıklama ve incelemelerde bulunmuştur.
////////
Toparlayacak olursam, her ay bir Tasavvuf eseri okumayı kendime hep görev bilirim. Yanlı, yansız, yanlış veya doğru
Dünyada kimi sever ve kim ile düşüp kalkarsan kıyamette onunla haşrolursun. O halde ilmi ile amel eden alimlerin ve salihlerin sohbetine devam et.. İmam Gazali Hz
Kalp Risalesiİmam Gazali · Ahir Zaman · 20131,392 okunma
Dili bana sert geldi, son sayfalara doğru yumuşuyor. Yanlış anlaşılmaya müsait noktalar var. Daha güzel bir şekilde ifade edilebilirdi, bu okuyan kişide geri çekilmelere sebep olabilir. Kaş yaparken göz çıkarmak olur. Yanlış üslup doğru sözün celladıdır...
İmam Gazali’nin bu eseri, felsefe bilimlerinin, özellikle varlık felsefesinin temelini oluşturan sorunun yanıtını arayan risalesi diyebiliriz. İnsan Nasıl İnsan Oldu? sorusunu insanın yaratılması ve evrenin var oluşu ile bütünleştiren bir bakışla, Kur’an’da Hicr Suresi 15:29’da geçen “Ona ruhumdan üfledim” ayeti hasebiyle nefh ve tesviye kavramları üzerinde duruyor. "İnsan nasıl var oldu?" sorusuna kısa ama yoğun ve etkili bir yanıt sunmuş her zamanki gibi.
Kitap boyuncaİmam Gazali Hicr suresinin ilgili ayeti de dahil 7 soruya yanıt veriyor. Bu sorular, kişinin varlığını anlaması noktasında çok isabetli, aklı son derece mutmain eden yanıtları ile kıymetli bir vesileye dönüşüyor. Soru cevap şeklinde ilerleyen, sayfa sayısına nazaran derin olan; fakat soyut düşünme odaklı olması sebebiyle hızlı okumaya elverişli olmayan bir eser. Fakat yine o konunun özüne tam olarak isabet etmiş yorumları ile İslam’a yaklaşımda bir nevi ölçüt gibi olduğunu her bir satırında hissettiriyor.
Kitaptan aldığım notlar ve ilk defa rastladığım detayların küçük bir kısmını kısaca aktarayım.
Kitabın temelinde ruh kavramı, nasıl yaratıldığı yaklaşımı işleniyor. Ruhun ne akıl ne kalp olduğunu ifade ediyor Gazzali. Allah’ın “Ona ruhumdan üfledim” demesiyle, insana ruh bahşetmesinin Allah’tan bir cüz, yani bir parça olarak düşünülmemesi; bunun sadece Allah’a “benzerlik” açısından anlamlandırılması gerektiğini savunuyor. İlgili benzerlik zata, sıfatlara ve fiillere ilişkindir (s.40).
Bu noktada Gazzali bizi hulûl (parça-bütün) düşüncesi kavramıyla tanıştırıyor. Bu düşünceye göre Tanrı’nın yansısı olan kâmil insanla Allah arasında bir tür parça-bütün ilişkisi söz konusudur ve yansı, yansıyanın bir parçası ve uzantısıdır. Bu bakış açısının Allah’ın mutlak ve aşkın varlığıyla bağdaşması son derece güçtür(s.28). Bu yüzden