Ezgi

Koşullar ne olursa olsun, konforu biraz bile olsa artırmak için çalışan kadınların bilgeliğini, çevrelerini kendi zevklerine uyarlayabilen kadınların iradesini en çok görmezden gelen, muhafazakâr erkeklerdir. Oysa esas bunlar, o adamların kadınlarda en çok aradığı şey olan ev işi becerilerinin özünü soluşturur. Bu tutarsızlığı neden fark etmiyorlar ki? Bir kadın evcimen olursa erkeklere üstünlük sağlayacağı yetenekleri olamayacağı ve onu kolayca kontrol edebilecekleri gibi bir peşin hükme nasıl varıyorlar? Ev işi kadar yetenek, egoizm ve bir tür çılgınlık gerektiren alan var mı acaba!
Reklam
Her türlü iğrenç görüntüye dayanabileceğime dair kendime güveniyorum. Fakat hikâyenin kahramanı on dört yaşındaki kızdan öyle çok şey talep ediliyor ki hoşnutsuzluktan öte saskınlığa düşüyorum. Şirinlik, masumiyet, güç, itaat, çalışkanlık ve seksilik... Bu tür bir şeyi seyredenlere elbette gerçek kadınlar iriyarı, zahmetli ve çekilmez gelir!
İstediklerinin kendilerine verileceğinden hiçbir şüphe duymayan o insanların yüz ifadelerinden, kendileri hiçbir şey sunmadan o sofraya oturup dalgın dalgın yemeği bekleyen o adamlardan, hiçbir strese girmeden kendilerine değer verilmesini en doğal hakları olarak gören bir yüz ifadesi takınan o adamlardan bir anda nefret ediverdim. Öyle insanlar için mevsime has malzemeleri satın alıp ön hazırlıkları yapıp, yemekler pişirip, servis için tabaklar seçip yiyecekleri tabağa yerleştirip, ortalığı toparlayıp bulaşıkları yıkamak zahmetli gelmeye başladı. lletişimi kestiğimde, ev işlerini ve yemeklerini yapmayı bıraktığımda telaşa düştüler. Bazılan paranoyaklaşıp sapık gibi beni takip etmeye başladı, bazılarıysa eski yalnız yaşantılarına döndükleri için ihmalkâr yaşam tarzlarıyla sağlıklarını yitirdi. Nasıl desem, hepsi de annesinin ba kımından mahrum kalan bebekler gibi olmuştu. Acayip, değil mi? Ellerinden hiçbir şey gelmeyen ve bana tamamen bağıml olan bu adamları sevimli bulurdum gerçi ya, neyse...
Ama ben hareket etmeyi bırakırsam aile dediğimiz bu atlıkarıncanın dönmeyi bırakacağı önsezisinden kurtulamıyorum. Şayet hareket etmezsem, sevilmeyebilirim. Hareket ediyor olsam bile sevileceğimin garantisi yok. Zaten "sevilmek" ne demek ki? İhtiyaç duyulmak anlamına mi geliyor? Eğer öyleyse insanlara faydalı olduğum hâlde neden böyle içi bos ve perişan hissediyorum peki?
Şu anda aklımdakileri dile getirsem Şinoi Bey ne düşünür acaba? Belki de kaplan, yok, yani erkekler, Kajii'nin söylediği gibi ta başından itibaren zaten ölüydü. O yüzden de polis Yokota Bey'e, "Siz de öldürülebilirdiniz," dediğinde adam kesinlikle bunu algılayamadı. Sahi "yaşamak"ne demek ki? Kastettiğim sadece o kurbanlar değil. Biz de yaşadığımızı söyleyebilir miyiz? Onu terk eden ailesinin dairesinden vazgeçemeyen Şinoi Bey yaşıyor mu mesela? Peki hala babama takılı kalmış halde kendimi yiyip bitirirken ben, "Yaşıyorum,"diyebilir miyim?
Reklam