Bir karakterin gerçekten değiştiği an, çoğu zaman büyük savaşı kazandığı an değildir; kendine söylediği yalanın artık işe yaramadığını fark ettiği andır. Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nu benim için değerli kılan şey de tam burada başlıyor. Çünkü bu kitap, kahramanı sadece yola çıkan, canavarlarla savaşan, sınavlardan geçen biri olarak değil; kendi eski benliğini geride bırakmak zorunda kalan insan olarak okumaya çağırıyor.
Campbell’ın temel meselesi aslında çok eski ama hâlâ diri bir soruya dayanıyor: Neden farklı coğrafyalarda, farklı inançlarda, farklı çağlarda anlatılan hikâyeler birbirine bu kadar benziyor? Neden bir kahraman sürekli bir çağrı alıyor, eşiği geçiyor, bilinmeyene giriyor, sınanıyor, parçalanıyor ve bir şekilde değişerek geri dönüyor? Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, bu ortak anlatı iskeletine “monomit” diyor. Yani insanlığın binlerce yıldır farklı yüzlerle anlattığı tek ve derin hikâye.
Ama bu kitabı sadece hikâye yazma formülü gibi okumak bence Campbell’a yapılacak en büyük haksızlık olur. Çünkü mesele önce çağrı gelsin, sonra mentor çıksın, sonra kahraman sınavlardan geçsin kadar basit değil. Asıl mesele, insanın değişim karşısında verdiği mücadele. Bir eşik bazen gerçekten bir kapı değildir; insanın kendine ilk kez dürüstçe bakmak zorunda kaldığı andır. Bir canavar bazen dışarıda beklemez; suçluluk, korku, utanç, arzu ya da bastırılmış bir hakikat olarak içeride yaşar.
Kitabın beni en çok düşündüren tarafı da bu oldu. Campbell mitleri sadece eski insanların anlattığı fantastik hikâyeler gibi ele almıyor; onları insan ruhunun sembolik dili olarak okuyor. Mağara, yol, ölüm, yeniden doğuş, baba, anne, mentor, gölge… Bunların hepsi anlatının içinde birer olay gibi görünse de aslında insanın büyüme, kopma, yüzleşme ve dönüşme hâllerine