Viyola yürüyordu.Taş döşeli bir sokakta, yağmurun henüz dindiği o ıslak sessizlikte yürüyordu.Saçları omuzlarına yapışmıştı.Elleri cebindeydi.Gözleri ilerde bir noktaya takılıydı; o noktada ne olduğunu bilmiyordu, ama bakıyordu, çünkü başka nereye bakacağını bilemiyordu..
Kalbinde ağır bir şey taşıyordu, diye yazdı anlatıcı. İvan'ın adı gibiydi bu ağırlık; söylendiğinde hafiflemez, söylenmediğinde büyürdü.
Viyola durdu.
Anlatıcı fark etmedi.Yazmaya devam etti:
Adımlarını yavaşlattı.Sokağın sonundaki ışığa baktı. O ışık her zaman oradaydı; uzak, sarı, titrek. Tıpkı umut gibi.
"Dur."
Anlatıcı durdu.Kelimeler havada kaldı; yarım, tamamlanmamış, köksüz.
Sessizlik.
Sonra Viyola döndü. Yukarıya baktı. Ve anlatıcı binlerce yıldır hiç olmayan bir şeyi hissetti. Bakıldığını hissetti.
"Sen," dedi Viyola. Sesi düzdü. Tehlikeli biçimde düzdü. "Sen kimsin?"..
Anlatıcı dondu.
Eli havada kaldı.Kalem parmaklarının arasında anlamsız bir nesneye dönüştü.O an içinde bir şeyler dağıldı; kelimelerin dağılması gibi değil, daha derinde, daha sessiz, daha tehlikeli bir dağılmaydı bu. Onlarca yıldır taşıdığı o ağır, o vazgeçilmez, o kendinden emin ses birden boğuldu kendi içinde. Kelimeler dağıldı, cümleler çözüldü..Onlarca yıldır akan o muazzam, o durdurulamaz, o kendinden emin ses sustu..
Bir karakter yukarıya bakıyordu.
Bu olamaz..Düşünce değildi bu düşüncenin de ötesinde, varoluşun en ham, en çıplak katmanından gelen bir çığlıktı. Bu olamaz. Bu olmaz. Bu hiç olmadı. Bu olamayacağı için hiç olmadı. Çünkü olamaz.Ama olmuştu.Viyola yukarıya bakıyordu. Ve görüyordu.Anlatıcı o an için hiçbir referans noktası bulamadı. Binlerce yıllık hafıza; binlerce karakter, binlerce sahne, binlerce son hepsini taradı.Böyle bir şey yoktu.Hiç olmamıştı.Olamazdı..Çünkü varoluş buna izin vermiyordu.