Oğuz Atay röportajında şöyle bahsediyor: Benim karakterlerim kadere boyun eğmezler; sıkıntılı yaşamlarını kadere bağlamazlar, hepsi birer çaba içindedir, yaşama ‘tutunmak’ istedikleri görülür.
“Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.” (s:31)
Konusuna kısaca değinmek gerekirse; arkadaşı Selim Işık’ın intihar ettiğini öğrenen Turgut Özben bu haberden oldukça etkilenir ve Selim’in geçmişine ışık tutmaya çalışır. Selim’in mektuplarını ve arkadaşlarını dinler. Selim’in hayatını irdeledilçe kendinden parçalar bulur. Onu anlamaya çalışırken kendini anlamsız bulur. Kendisinin, Selim gibi anlaşılmadığını düşünür. Turgut’un Olric’i vardır bir de. Turgut’a yoldaş olmuş, düşüncelerinin şeklini almıştır. Bunca kalabalık içinde yalnızlaşmaktan sıkılmıştır ikisi de.
Oğuz Atay’ın kendi yaşamından izler taşır Tutunamayanlar. Orta sınıf aydınların iç dünyasını ele alır. Soyutlanmış insanlar vardır. Anlaşılmayan, anlatamayan belki de.
Tutunamayanlar sitemlidir kendilerine. Kendilerinden yola çıkarak bu düzeni, bu sistemi ve telaşı anlamlandırmaya çalışırlar.
“Gerçek hürriyet budur Olric. Ben anlıyorum. Anlatamasam da olur." (s:417)
Bu insanlar anlaşılmak isteyip anlaşılamayan, fakat ‘anlayan’ insanlardır.
“Benim de hiç kimseyle olmak istemediğim anlar yok muydu? İçimden ona hak verdim…” (sf:100)
Okur bu insanlar. Kitabın iki karakteri de okumayı sever. Bu yüzdendir ki, Tutunamayanlar’ı okuyan her okur kendinden bir parça bulur.
“Kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.” (s:94)
Selim Işık da anlaşılamayandır, çözemeyen ve çözülemeyen. Fakat anlaşılmadığı oranda da anlamaktadır. Dostoyevski bu durumu “Gereğinden fazla anlamak bir hastalıktır, gerçek bir hastalık.” diye özetler. Selim de hastalıklı bir insandır bu ölçüde. Romanı yazan Turgut Özben de
İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayayan şeylerdir.