Hani derler ya hey gidi eskiler hey!
Peki ya bunu söyleyen kişi artık dedeniz değil de Y kuşağından biriyse...
Zaman geçerken her şeyi tükettik sevgileri, arkadaşlıkları ve en önemlisi samimiyeti.Sevgilerimiz hızlı,heveslerimiz sönük...Bir insanı tüketip hızla diğerine geçiyoruz. Duygularımız sanal, ilgilerimizse yarım yamalak... Telefonlardan başımızı kaldırmıyor, sosyal medyaya gömülüp kalıyoruz. Ve güzel duyguları tükettiğimizin farkında bile değiliz. O kadar acelemiz var ki! Gerçekten üzerine düşünen insanlar durup baktıklarında bu hızlı yaşanan çağda her şeyin tüketildiğini ancak durursa anlayabiliyor.
Çünkü bize dayatılan bu.
"Hayatı adeta hızlandırılmış bir film gibi yaşamak."
En son ne zaman hızla akan bir günde kafanı kaldırıp gökyüzüne baktın?
Peki, en son ne zaman işe hızla yetişmeye çalışırken doğan günün farkına varabildin.
En son ne zaman bir çocuğun yüzündeki gülümseme olabildin?
"Birbirine benzeyen ve rutin bir şekilde sürüp giden günlerinden yakınıyor insan."
Peki bunu değiştirmek için ne yapıyoruz?
Sizce de artık bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmedi mi?
"Temiz hikayesini kirletmemek ve kirlenen hikayesini temizlemek için çabalayan tüm insanlara sevgilerimle... Temiz kalın, hoşça kalın..."
Yamalı YıllarBerkay Çelik · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 2020222 okunma
Tahlilleriyle ve insanın iç dünyasını yansıtan eserleriyle bu sıralar gündemime oturmuş Mehmet Rauf bu eseriyle Eylül'de de olduğu gibi gündemime damga vurdu...Genelde İstanbul ve çevresini anlatan yazarımız bu eserinde de binbir beklenti ve hayalle İstanbul'a gelen Pervin'in iç dünyasına eğilmiş...
O zamanın toplumuna göre iyi eğitilmiş ve farkındalığı topluma göre yüksek bir kızın iç monologları bize kadın erkek eşitsizliğini kadınların nasıl erkek egomanyası altında ezildiğini öyle güzel anlatıyor ki okurken bir miktar sinirlendim bile.
Kadına doğru dürüst söz hakkı bile tanınmayan bir toplumda bir kızın kalbinin çırpınışları okurken bile insana bulunduğu toplumdaki yerini sorgulatıyor. Kaç hayalimden kadın olduğum için vazgeçtim ya da kaç düşüncemi eyleme geçmeden sırf kadın olduğum için bir daha durup sorguladım "Nasıl olur da bizim, kadınların da bir kalbimiz, bir hissimiz, bir emelimiz olduğunu düşünmüyorlar"
Kitapta kadının toplumdaki yeri günümüze kıyasla daha aşağıda olsa da zamanın bizlere hala yeterli özgürlüğü getirdiğini düşünmüyorum aksine "Bazen düşünüyorum da dünyaya gelmek bir afetken, sonra bu memlekette, üstelik kadın olarak doğmanın dayanılmaz azabına nasıl tahammül ettiğime hayret ediyorum. Mesela yalnız erkek olsaydım, bugün beni zorlayan ve harap eden bu elemlerin birçoğundan bihaber olacaktım."
En az Eylül kadar etkileyici bu romanı okumanızı şiddetle tavsiye ederim bir gün bu incelemedeki durumlara maruz kalmayacağımız günlerin ümidiyle...
Peki sizce aşk nedir?
Bize kendimizi unutturma potansiyelini içinde barındıran dünyanın en afilli eylemi bana sorarsanız...
Peki... "Bizi aptallaştıran ve kabalaştırma potansiyeli olan şey nasıl olur da en büyük mutluluk olarak hissedilip tanımlanır?"
Nasıl olur da bıkmadan usanmadan bizi her seferinde yerle bir etmesine rağmen o mutluluğu tekrar tadabilmek için aptallaşmayı saçmalamayı göze alırız?
"Çünkü aşk, bir insanın başına gelebilecek en iyi ve en güzel şey, en yüce ve en önemli şeyleri başarmasını sağlayabilecek bir durum olarak görülür."
Peki bizi yeri gelince bulutların üstüne taşıyan yeri gelince yerin 7 kat dibine sokan bu aşk "nihayetinde bir hastalık mıdır?"
(sokrates'in nitelendirdiği gibi)
"Yoksa etkisinin yararlı mı zararlı mı olacağı, dozajına göre değişen bir zehir midir aşk?"
Siz ne derseniz deyin sonunda sağ çıkıp çıkamayacağınızı bilemeyeceğimiz bir kumar bence bile bile oynadığımız...
Peki ya ölüm?
"Aşk üzerine neşeyle gevezelik eder dururuz ama ölüm üzerine söylenecek çok az şey vardır. Ölüm karşısında dilimiz tutuluyor."
Peki bu ikiliyi uzlaştırabilir miyiz bir Orpheus gibi? Yoksa sonumuz bir Genç Werther bir Kleist gibi mi olacak?
Yaşayıp göreceğiz...
Batı edebiyatına ilginiz varsa ya da genel kültürünüz artsın istiyorsanız önerebileceğim bir eser, ama tüm bu sorulara cevap aramak için okuyacağınız bir eser mi üzerine tartışılır zira aşkın tanımı kişiden kişiye değişir genellemeyi herkes yapar... :)
İyi okumalar...
Stefan Zweig'dan muhteşem bir eser daha...
Biyografi özelliği taşıyan bu kitap kendi ruhlarıyla mücadele eden ve mücadeleyle birlikte yaşamları tragedyaya dönen 3 yazarı, Hölderlin, Kleist, Nietzsche'i Stefan'ın ağzından onun kendine has üslubuyla yaşamdan kesitler halinde anlatıyor.Anlatırken de yazarların çağdaşı olan Goethe ile kıyaslamalar yapıyor.
Modern klasikler dizisinde yer alan bu kitap bu 3 yazarı merak eden, bilgi sahibi olmak isteyen herkes için birebir zaten Zweig'ın güzel bir üslubu var.
Size tavsiyem okurken sadece Stefan'ın anlattıklarıyla yetinmeyin kendinizde hayatlarını araştırın böylelikle taşlar yerine daha kolay oturuyor ve anlatılanlara daha kolay uyum sağlıyorsunuz.
-------------Spoiler---------------
Hölderlin annesi ve büyükannesi ile büyür ve bu iki kadın Hölderlin'in geleceğini şekillendirerek onu manastıra gönderirler işte Hölderlin için her şey böyle başlar çünkü bu özgür ruh kendini ailesinin isteği doğrultusunda bastırmaktadır oysa Hölderlin’e göre, şairler Tanrı ile insanlar arasında aracılık görevini rahiplerin yaptığından daha iyi yapmaktadırlar ve hayatını bu aracılığa adar.
Kleist'i yazarımız "duyguları son derece taşkın ve şehvetli aynı zamanda disipline de tutkundu" şeklinde tanımlıyor. Bu taşkınlık peşinde koşan tutkulu ve ihtiraslı şairimiz disipline de düşkün olduğu için askerlik eğitiminin de getirisi olan katı emir bilincine sahipti bu yüzden bu duygularının peşinden gitmezdi ama doğasındaki aşırılık bir ömür yakasını bırakmadı.
Nietzsche "Hayattan en büyük tadı almak demek, tehlikeli yaşamak demektir" diyen yazarımız 15 yıl boyunca pansiyonlarda kalır ve düzeni reddeder düzeni reddettiği kadar yalnızlığı da tercih eden yazarımız hiç kimseye sesini duyurmaya çalışmaz zaten kimse de onun
Herşeye 0'dan başlayıp bir hayat kurulabilir mi? Eğer bu kitaba sahipsen bu sorunun cevabını birinci elden dinleme şansına sahipsin.
Hikayemiz işçi sınıfına mensup Martin Eden'in ilk görüşte burjuva sınıfına mensup Ruth'a aşık olmasıyla başlıyor ve aşk Martin'in tabiri caizse tam anlamıyla gözlerini açıyor. Hayata, topluma, sınıflara, okumaya bakış açısı değişiyor.
Ee sonrası mı?
Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin tabanında hayatını sürdüren bir insanın piramidin tepelerine tırmanmaya çalışmasını ön koltuktan izliyorsunuz.
-Para bir araç mıdır hayallerimize ulaşmamızda yoksa paranın kendisi bir amaç mıdır?
-Aşk ne zaman ölür?
-Beni ben olduğum için mi seviyorlar yoksa param için mi?
Okurken Martin'in kendine sorduğu soruları sizde kendinize soruyorsunuz.
Kitap son 100 sayfası yeşilçam tadında olsa da tüm hikaye aşkla örülü olsa da kesinlikle klasik bir aşk romanı değil. Eseri felsefeyle rejime yönelik eleştirilerle de güzel desteklemiş.
Ve okuduğumda kendime şunu dedim hiçbir zaman hiçbir şey için geç değil, hele kendini geliştirmek için...
İyi okumalar...