2025 yılında okuduğum ilk kitaptı. Hemen bir incelemesini yazmak istedim. Tabi her kitap incelemesinde ekleyeceğim gibi bu inceleme kendi fikirlerimi oluşturmaktadır. Kitap okuyucularına önyargı oluşturmasını hiç istemem.
Kitap gerçekten çok güzeldi. Okurken Sabahattin Ali'nin nasıl bu kadar içten ve samimi bir roman yazdığını anlamış oldum: insan psikolojisini muhteşem yansıtmış. Karakterlerin monologları, iç hesaplaşmaları, ikilemleri çok güzel işlenmiş. Kitabı okurken en az bir kere, ''Ya bende de bundan olmuştu!'' demişimdir. Bu beni hem ara ara gülümsetti hem de düşündürdü. İnsanların o günlerden bugünlere değişmeyen özellikleri, gençlerin hayata karşı erken atılma telaşı, hayatı basit görmeleri... Her bir olay içinde toplumsallığı barındırıyor hem de bazı sayfalarda bireyselliğin de alasını görüyoruz. Bu kadar iç içe güzel kurguyla yazılan bir romanı okumak için bu yaşıma kadar bekledim ancak iyi ki de beklemişim.
Romanın başında çok basit ama sürükleyici bir tutkuyla karşılaşıyoruz. Ömer'in Macide'ye olan aşkını aslında en başından itibaren bize tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Ömer çoğunlukla zaten Macide'ye bir hayalle, bir basit tutkuyla tutuluyor. Macide'yi severken bile kendi düşüncelerinde kayboluyor. Ömer'e ''avare, boş beleş'' gibi yeni dönem yakıştırması yapmak istediğimde ise kendimi Ömer'e acır halde buluyorum.
Kitabın ortalarına doğru aslında şimdilerde de toplumun kangren olduğunu düşündüğüm bir bölüm yer alıyor: Macide'nin dedikodulardan dolayı evden ayrılması. Bu, hem bize toplumun nasıl zehirli olduğundan hem de toplumun ne kadar bireyi aslında etkileyebileceğine dair güzel bir örnek. Olaylar da aslında burada başlıyor. Macide, Ömer'in yanına taşınıyor ve aslında hayatın sanıldığı kadar basit olmadığını her ikisi de anlıyor. Burada her iki