Hz. Muhammed'in vefatını takip eden asırlar esnasında, Müslüman orduları her nereye gittilerse fethettikleri yerleri, hiçbir zaman birer köle ve tabi devlet hâlinde koymadılar. Ve hiçbir zaman, onların tabii kaynak ve maddelerini kendi faydalarına olarak kullanmadılar. Hiçbir fırsatta, o beyaz insanların, sadece bu gibi alicenaplıklarının(!) zengin bir şekilde mükafatlandırılacağı, 'o geri kalmış memleket ve yerleri kurtarmak prensibini takip etmediler.' Bilakis Müslümanlar, üzerinde yayılmakta oldukları dünyayı ve onun kendilerine neler verebileceğini bilmiyorlardı. Tabi ki bulundukları şeylerden istifade ettiler, fakat daima o yerin sakinleri ile beraber olarak ve kardeşçe. İşte bu ülkelerin sakinlerinin ekseriyeti, Müslüman ve bunun neticesi olarak bir kardeş ve müttefik oldular. Bu dostça münasebetin delili, 7. ile 14. asırlar arasında, Müslümanların nüfuz etmiş oldukları bütün memleketlerin, İspanya istisnası ( İspanya istisnasının sebebi de Hristiyanların Müslümanlara karşı giriştikleri katliam ve zorla dinden döndürme olgusudur.) ile İslamiyet'in gayesine aynen sadık kalmış olmaları ve Mekke'ye beşeriyetin merkezi olarak bakmalarıdır. "
Bodley, Hazreti Muhammed, s. 106.
Karen Armstrong Hz. Ebubekir'in halife seçildiğindeki ilk konuşmasını şöyle nakletmektedir: "Bu yetki bana verildi. Ama aranızdaki en iyisi, ben değilim. Eğer doğru hareket edersem bana yardım edin. Yanlış hareket edersem düzeltin. Sadakatte dürüstlük ve doğruluk, ihanetteyse yalan vardır. Aranızdan zayıf olanlar, ben Allah'ın izniyle hakkını savunana kadar gözümde güçlü olsun. Aranızda güçlü olanlar, ben hakkı ondan alana kadar gözümde zayıf olsun. Halk içinde ahlaksızlık yayılırsa, Allah onları felaketle cezalandırır. Ben, Allah'a ve elçisine itaat ettiğim sürece, bana boyun eğin. Ve ben onlara itaatsizlik edersem, siz de bana itaatsizlik edin. Kalkın ve dua edin, Allah hepimizi korusun. "
Dikkat edin, bunları söyleyen kişi, yeni seçilmiş bir yöneticidir.
Şu satırları, yaygın siyasi konuşmalarla karşılaştırarak okumaya çalışırsak acayip noktalara varacağımız malumdur... Girişteki tevazu ve çıkıştaki "Bana sadece şöyle olursam itaat edin!" hususunu düşünecek olsak "Ben de insanım, Allah'a itaatten çıkabilirim." ihtimalinin sürekli göz önünde tutulması, ancak inandığı davaya zarar vermemesi için "Ben ilkelerimizden, fikrimizden saparsam sakın bana itaat etmeyin!" uyarısı... Bu insanlar hangi eğitimle böyle yüce karakterlere dönüştüler?..
Düşüncenin her korkudan azad olduğu bir ülke
Bir ülke ki insanları dimdik,
Dünya duvarlarla bölünmemiş,
Kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır,
Emek kemâle uzatır kollarını,
Aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş,
Ne olurdu Tanrım! Benim yurdum da böyle bir ülke olsa!
Rousseau için şeytan: Özel mülkiyet. Insan, bir tarlanın etrafını çitle kuşatıp, burası benimdir dediği günden beri doğru yoldan uzaklaşmış. Cinayet cinayeti kovalamış, facia faci-ayı. Sonunda medeniyet denilen bu yapma düzen kurulmuş.