• C.Lasch Narsisizm Kültürü adlı kitabında elektronik medyanın yüzeysel imgelerle belirlendiğini ve bunun da insanların hayatında sığılaşma ve derinlik yoksunluğuna yol açtığını belirtir. Televizyon, reklamcılık ve popüler filmler mükemmel vücutlar, parıldayan dişleri,savrulan güzel saçları olan yakışıklı erkek ve güzel kadınlarla doludur. Kelimeler düşünceler ve bakış açıları anlamsızlaştrmıştır. Önemli olan ne hissettiğiniz ve düşündüğünüz değil,nasıl göründüğünüzdür.

    İnsanın kendisine sevdalanmasına narsisizm diyoruz,yani özseverlik."Narsisizm salgını" çağında yaşıyoruz.Bir tür yeni veba... Bir "kuşak narsisizmi"nden dem vuruluyor artık ;80 sonrası kuşak her şeyi hak etmişlik duygusu ile donanmış,emeksiz yemek isteyen ,zahmetsiz rahmete talip bir Ben kuşağıdır kimi yazarlara göre.Doğuştan ün ve serveti hak ettiklerini sanan gençler. Milenyum kuşağı,öz saygılarını aldıkları hızlı favlardan devşiren,sosyal medyada ani tatmin yakalayan,ceplerindeki akıllı telefonlarla istediklerine istedikleri an ulaşan yepyeni bir kuşak.

    Facebook ve diğer sosyal medya siteleri,ne kadar incitme ve hırpalamanın mekanları da olagelmiştir. Herkese yorum yazma,bir insana hiç yorum yazmamak;herkesi beğenip bir kişiyi özellikle beğenmemek,ekran guruplarında zalimliğin yeni biçimleri olarak zuhur ediyordu. Narsisizm temelde kendimizi ve ötekini nasıl gördüğümüzle ilişkilidir. Internet çağında yaptığımızı ve yaşadığımızı anında paylaşmak,o anın tadını çıkarmaktan daha önemli görülmektedir.Çekici görünmek uğruna sahicilik feda edilebiliyor. Ama burada da yumurta tavuk problemi çıkıyor karşımıza. İnsanlar sosyal medyada çok zaman harcadıkları için mi narsistleşiyor yoksa narsisizm katsayıları yükseldiği için mi sosyal medyada uzun süre kalıyor?


    Çevrimiçi ve dışı hayatlar birbirinin içine geçiyor ve hayat melezleşiyor. Bir konferans dinlerken bile yandan telefonumuza bakıyorsak can kulağıyla dinlemiyoruzdur. Çoklu işler yaptığımızı sanıyor ama hiçbirine kendimizi tam veremiyor,derinleşemiyoruz. Çoklu vazife gördüğünü sanan insanlar,tek bir işe odaklananlara göre çok daha verimsiz. Artık "birlikte ama yalnız"ız.Mahremiyet olmaksızın yakınız.Yakınlık artık mahremiyete ihtiyaç duymuyor.Uyaran bombardımanı altında durup düşünecek zaman yok. Dopamin patlamaları içinde yolumuzu, yönümüzü, kim olduğumuzu bulamıyoruz ."Gerçek ben "imgeler bulutu arasında gizlenmiş.Onu ne açığa çıkaracak?

    Bir başkasının yanındayken orada değilsek,başka insanların dert ve tasarılarına kendi imgemize gösterdiğimiz özenin binde birini gösteremiyorsak kimiz biz sahiden? Utancı inkar ediyoruz.Acıdan yüz çeviriyoruz. Oysa bizi insan kılan tam da bu değil miydi?İnsan kardeşliğimizi ve nihayet bütün canlı alemin inilti ve ıstırabına kulak vermek değil midir bizi insan kılan? Dünyayı utanç kurtaracak demişti Ingmar Bergman.İnsan olma hakkımızı kazanmak zorundayız.İnsan doğarız evet ama insan oluruz da bunun için çaba harcamak gerek. Önünde sana bakan bir çift göz varken lütfen başını ekrandan kaldır ve gözlerindeki ışıltıyı fark et.İnsana şahit ol.

    Sad-i Şirazi'nin sözleriyle bitirelim:
    İnsanlar bir bedenin azaları gibidir.Aynı özden yaratılmışlardır.Bir parça inanmış ve acı içinde ise diğeri de sessiz ve huzurlu kalamaz.Eğer başkalarının acısına kayıtsız kalıyor bunun için bir keder hissetmiyorsan sonra insan denemez.

    •Kemal SAYAR
  • 411 syf.
    #okudumbitti
    #kitaptanıtım

    Kazanmak İçin Doğarız
    James Jongeward
    İNKILAP KİTABEVİ
    Sayfa Sayısı: 410

    Bu kitap okurların kendi yaşamlarını yönetme, karar verme, kendi törel değerler dizgesini geliştirme, başkalarının yşaşamlarını anlamlı kılma ve "Kazanmak için doğduklarını" anlama konusunda sahip oldukları gerçek gücün bilincine daha fazla varmalarını sağlayacaktır.

    Transaksiyonel analiz ile ilgileneniyorsanız iyi bir başlangıç olabilir. Keyif alarak okudum. İlgi alanınıza giriyorsa mutlaka okumalısınız.

    https://www.facebook.com/...51282/?ref=bookmarks
    https://zebramo.com/users/323273809

    #kitapokumak #bookstagram #kitap #kitaplar #kitapsevgisi #kitapaşkı #bookworm
    #kitapkardeşliği #kitaplayasamak #kitaptutkusu #kitaplarheryerde #kitapsatiskurdu #kitapkurdu #kitapkurduyumben #kitapokuyanlar #kitapönerileri #kitapvekahve #eskikitapkokusu #okuyorum #okuyoruz #kitapokuyorum #kitapsepeti #neokudum #okudumbitti #kitaplaryolda #indirimlikitapsatis #okumadanasla #neokumalı #kitaptavsiyesi #instakitapkurdu
  • Birer muamma olarak doğarız: Kimin kaç gün yaşayacağı, nasıl bir ömür süreceği, ne uğruna tükeneceği hiçbir kulun malumu değildir. İnsanoğluna muammalık sıfatı yakıştırırken şunu gözden kaçırmazsak isabet kaydedebiliriz: Her kime muamma demişsek o, muammalı saydığımız yanım ancak bedeninde can taşıdığı sürece muhafaza edebilecektir. Can taşımak imkân taşımak demektir. İmkân ise istidattan ibaret değildir. İnsanların imkânı dediğimiz şey, o güne kadar ne idiyseler olduklarının ötesine gidebilme, üstüne çıkabilme gücüdür. İnsana sır katan şeyin canlılık olduğunu; ama bu canlılığın bitkilerde ve hayvanlarda rastlanılan canlılıktan farklı olduğunu hatırdan çıkarmayalım. İnsan hayatı kendini tekrar edip duran bir “devr-i dâim” manzarası arz etmediği takdirde sahiden insan hayatı olur. Evet, alnımıza ne yazıldıysa onu yaşarız ve fakat uhdemizdeki insanlık, robot, kukla, köpek değil de insan olmuşluk, alnımıza kendimizi tekrar etmeyeceğimizin yazıldığına karinedir. Tarih tekerrür etmeyecektir.

    Sırrımız canlı olmamızın neyin canlanmasına hizmet edeceğinde saklı. “Kendini bil!” denildiyse boşuna söylenmemiş. Beşer kıyafetinde yaratılan ve dünyadaki ömrünü tüketen herkes kendini bilme durumuna kavuşmaz, Kavuşma gücünü gösterenler de bu rütbeyi çal kap elde edemez. Kendini bilme süreci (tasavvufta görüldüğü şekliyle bile olsa) bir disiplin haline de getirilemez. Bilim, felsefe, sanat alanlarındaki bilgilerle kendimizi bilmedeki noksanımızı gideremeyiz. İnsan

    gerçeğinin esasına erenler bununla kendini bilme çabasının üstesinden gelmiş sayılmazlar. Çünkü “kendilik bilgisi” her kim ona kavuşmuşsa, yalnızca kendini kapsar. Demek ki kendilik bilgisi biriciklik bilgisidir. Aradığımız bilgi, bilgi olma özelliğini kamuya sunulur sunulmaz kaybeder. Geçen bunca zaman insan ömrünün biricikliğine halel getirememiştir. Sahiciliğimiz biricikliğimizdedir. Kısa veya uzun, ne kadar ve nasıl yaşamış olursak olalım biz insanlar bizi biricikliğe götüren iki yoldan birinde yürürüz; ama iki yolda birden yürüyemeyiz. Ya şimdiye kadar geçirdiğimiz yılın hakkını vermiş yahut yıllarımızı heba etmişizdir. Ömrümüzün her aşaması bilgisizliğimizi geride bırakmamızı vesile olduğu nispette değer taşır.

    Acaba bilgisizlikten kurtulmak ve bu değeri kazanmak için kütüphanelere mi kapansak? Yoksa maceradan maceraya atılıp bilinecek şeyi tecrübeden, hayat bilgisinden mi çıkarsak? Boşuna gayret... Ne kadar değerli olduğumuzun ölçüsünü tanık olduğumuz bu dünyada bulamayacağız. Neyin yaşamaya değdiğini, neyi yaşamakla hayatımızı değersizleştireceğimizi önceden bilemeyiz. Alnımızda yazılanı okumanıza yarayacak bir marifetimiz yok. Biz insanlar canımızın neyi canlı tuttuğu bilgisinden yoksun bırakılmakla kalmamışız; yaşarken hangi eylemler için yeterli olduğumuzun bilgisi de bizden saklanmıştır. Kim olursak olalım sadece bir tek alanda tercih yapmayı güç yetirebiliriz. Kaderimize razı olmak veya kaderimize itiraz etmek. Birinci şıkkı seçip takdire rıza göstermişsek ne için yaşadığımızı da keşfetmişiz demektir. Kaderinize itiraz ettiğiniz zaman yaratıldığınızı da inkâr etmiş olursunuz. Umumi kanaat baskısı bizi yanıltmasın, bilelim ki, kaderine dâhil olmayı benimseyenler şartlara teslim olmayanlardır. Beklentisini önünde elverişli şartların doğup doğmadığını bağladığı için kaderine itiraz edenlerin ömrü ise fırsat kollamakla geçer.



    Yaşıyorsak doğuştan getirdiğimiz muamma bizimledir. Yaşadığı sürece her insandan gerek amelî ve gerekse itikadi veçhesiyle her edim, her değişim beklenebilir. Ne zaman ki ölürüz ve bu dünyada hiçbir eylemde bulunamaz duruma düşeriz, ne zaman ki değişim sürecimizin sonuna gelmişizdir, o zaman hayatta kalan bazıları geçen ömrümüzün çapına dair fikirler yürütmeye başlar. Amelimiz ve itikadımız konularında yorumlar yapılır. Meraklı kimseler bizim can vermemiz üzerinden belli bir zaman geçince hayatımızı bilmece haline getirirler. Bunun “biyografi yazarlığı” gibi bir meslek doğurduğu bilinir. Bu çeşitten bir meslek edinmiş olmasa bile birçok kimse, hayat hikâyesi meraka değer kişilerin can verişini takip eden yıllarda onların doğumlarıyla ölümleri arasında geçen müddetten bilmeceler terkip ve tertip eder.

    Sona eren hayatlar sadece birer bilmecedir; ölüm onların muammalık vasfını yok etmiştir. Bu anlamda tarih de bir bilmecedir ve bir muamma değildir. Yaşarlık niteliğinden arındırılmış insanların, kendileriyle asla el sıkışamayacağımız, cevap vermek suretiyle artık bize nüfuz edemeyecek kişilerin zihnimizde uyandırdığı yankılar, eğri veya doğru biyografiler haline gelir, tarih olur. Gözlemlerimiz, tanıklarımız, delillerimiz ve ele geçirebildiğimiz bütün veriler sona ermiş hayatların ortalama anlayışlar düzeyinde açıklanması, aklîleştirilmesidir. Bunlara ne kadar parlak bir üslüpla dile getirilmiş olurlarsa olsunlar, mantık örgüleri ne kadar incelikli ve ustaca olursa olsun “ortalama anlayış” diyorum, zira anlatan ve anlayan herhangi bir ortalamada birleşemezlerse iletişim gerçekleşemeyecektir. Demek ki kimlerden olursa olsun insanlardan birinin “kaybedilmiş” hayatı diğerleri katında gerçekte olduğundan çok daha sıradanlaştırılmış, muammasız kılınmış birer malzeme haline dönüşmek zorundadır. Sona ermiş hayatlar üzerine
    konuşup yazanlar keşfettiklerine inandıkları gerçekleri dile getirirler. Onların kabul edilmeye indirgenmiş bir mantık örgüsünün ötesinde, önceden sınanmış bir mantık çatkısının üstünde bir şeyi dile getirdikleri söylenebilir mi? Hayır. Sona eren hayatlar gözlemcilerin, delil toplayanların gözlemden yoksun kalanlara takdim ettiği bilmecelerdir. Hakkında konuşulan insanlardan hiçbiri içine konulduğu tabutun kapağını aralayıp “Ben sağken şu yoldan giderdim!” diyemeyecektir.

    Yaşadığı müddetçe insan muammadır. Kabul edilmesinde hiç zorluk çekmeyeceğimiz gerçek şu ki bir insanın yaşayan insan nitelemesine uğraması onun nefes alıp vermesi, canlı varlıklara özgü işlevleri yerine getirmesi sebebiyle değildir. Her kim ki bizzat kendi hayatıma mânâsını değişime uğratmaya müsait veriler üretmekten geri durmaz; işte biz ona yaşayan insan deriz. Bu “yaşayan insan”, hayatı hakkında söylenebilecek son sözü kendi türünden bir gözlemciye bırakmadığından dolayı bilmece değildir. Yaşayan insanda bir harikulâdelik varsa, bunu o insanda gizli kalan muamma sağlar. Aman dikkat! Yaşamanın harikulâdeliği ile yaradılışın harikulâdeliğini birbirine karıştırmayalım. Bunlardan biri diğerinin yerine ikame edilemez. Yaşamanın harikulâdeliği Adem soyuna mahsustur. Adem aleyhisselâm bir halife olarak yaratılmıştır. Bu gerçek sebebiyle “İnsan Allah’ın halifesidir.” yorumu yapılabileceğini zannedenler, bununla kendi kaderine itiraz edenlerle yol arkadaşlığı yapabileceklerini beyan etmiş olurlar. İnsanın halifeliği onun bir mirası üzerine alma kabiliyeti taşımasına dayanır. Neyin vârisi olduğu hakkındaki bilinç insanı insan yapar. İnsan olmayan yaratıklar alelâdelikle de, harikulâdelikle de donanmış olabilir. Onların ne alelâdeliği, ne de harikulâdeliği Adem soyundan gelenlerin alelâdeliğini veya harikulâdeliğini açıklamaya giden yol üzerindedir. Çünkü insanın sürdürdüğü hayatla insan olmayanın mevcudiyeti arasında derece farkı değil, mahiyet farkı vardır.
  • Bu kitap her ne kadar başlangıçta ilgimi çektiyse ilerledikçe verilen örnekler azalıp bilimsel konular derinleşmeye başlayınca yavaş yavaş kitaba olan ilgimi kaybettim.
    Eğer insan davranışları ve sebepleriyle ilgileniyorsanız kitabı sonuna kadar okuyabilirsiniz.
    Daha önce yazdığım gibi ilk 50 sayfadan sonra okumaktan vazgeçtim.
  • Gücünü
    Kendini geliştirmek yerine
    Başkalarını aldatmaya harcayan kişiye
    Nörotik derim ben ,
    Alır denetimi eline , olur güç delisi,
    Ve kendi yeteneklerinden yararlanamadığı durumlarda
    Dost ve akrabalarını geçirir eyleme.
    Bunu yapar, çünkü dayanamaz
    Gelişmeyle birlikte gelen
    Gerilim ve düş kırkılıklarına.
    Ve: Tehlikeye atılmak da tehlikelidir
    Çok ürkünçtür düşünmesi bile.

    Frederick Perls