"Öyle reformlar vardır ki bunlardan bir ulusun bilgeliği parlar ve öyle reformlar da vardır bunlar kendi kendine ihanet mahiyetindedir. Japonya ve Türkiye örnekleri, bu açıdan modern tarihin klasikleri olarak görülebilir.
Evvelki asrın sonunda ve bu asrın başında bu iki ülke birbirine çok benzer ve mukayese edilebilir bir görüntü çiziyorlardı. Her ikisi de kendilerine özgü fizyonomileri ve tarihteki yerleri ile kadim imparatorlukları. Her ikisi de neredeyse aynı gelişmişlik seviyesinde ve hem büyük ayrıcalık hem de muazzam bir yük olabilecek şanlı bir tarihe sahipti. Hülasası, her ikisi de gelecek için hemen hemen eşit şansa sahiptiler.
Daha sonra her iki ülkede de bilindik reformlar birbirini izledi. Yabancılarınkini değil kendi hayatını yaşamak isteyen Japonya, gelenekleri ve gelişmeyi bütünleştirmeye çalıştı. Türkiye'nin yenilikçileri ise, Türkiye için bunun aksi bir yol benimsediler. Bugün Türkiye, üçüncü sınıf bir ülke konumundayken Japonya ise dünya uluslarının zirvesine tırmanmıştır.
Türk ve Japon reformcuların felsefelerindeki farklılık belki başka hiçbir hususta olmadığı kadar bariz ve karakteristik olarak yazı meselesinde ortaya çıkar. Basitliği ile öne çıkan ve sadece 28 harfin olduğu Arap alfabesi dünyanın en kusursuz ve yaygın alfabelerinden biriyken Türkiye bu alfabeyi kaldırmış, Japonya ise kendi içindeki "Romalıların" Latin alfabesinin kabulü cihetindeki taleplerini reddetmiştir. Japonya, reformlardan sonra dahi 46 işaret ve 880 ideogramı barındıran girift yazısını muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Bugün Japonya'da okur yazar olmayan yoktur. Diğer taraftan Türkiye'de, Latin alfabesinin kabulünden 40 yıl sonra, nüfusun yarıdan fazlasının okur yazarlığı yoktur. Bu netice, körlerin dahi görebileceği cinstendir.
Sadece bununla sınırlı