Kendi Klasiklerimize Neden Bu Kadar Yabancıyız? Bugün “klasikler” denildiğinde zihnimizde çoğunlukla Batı düşüncesinin kurucu metinleri beliriyor. Şüphesiz bunlar insanlığın ortak mirasına ait eserlerdir ve okunmayı hak ederler. Ancak İslâm medeniyetinin asırlar boyunca ürettiği felsefî, hikemî ve irfânî klasiklere yönelik aynı dikkati gösterdiğimiz söylenemez. Hatta “okuyalım, çocuklarımıza da okutalım” dediğimiz klasikler söz konusu olduğunda, bu kavram çoğu zaman neredeyse otomatik biçimde Batı klasiklerini çağrıştırmakta klasik okuma tasavvurumuz büyük ölçüde bu minvalde sınırlanmaktadır. Klasikler, yalnızca geçmişte yazılmış metinler değildir. Bir medeniyetin varlık, bilgi, ahlâk ve insan anlayışının en yoğun biçimde billurlaştığı metinlerdir. Her medeniyet kendi kavramlarını, sorularını ve hakikat tasavvurunu bu eserlerde muhafaza eder. Bu nedenle kendi klasiklerine yabancılaşmak, yalnızca bazı kitapları okumamış olmak değil, kendi düşünce geleneğinin kavramlarına, meselelerine ve idrak ufkuna da uzak düşmektir. Bu bağlamda felsefe, hikâye, şiir ve ahlâk diliyle yazılmış bazı klasik eserlerimize hep beraber bakalım: Bu klasiklerin en temel ortak özelliği, en karmaşık metafiziksel ve ahlâkî hakikatleri dahi alegoriler, masallar ve yaşanmışlıklar gibi her seviyeden insanın okuyup 'vusatınca' anlayabileceği, kendi ruh dünyasına tatbik edebileceği edebi bir dille sunmalarıdır. Bunlardan "bazıları": 1. Sa'dî Şîrâzî (Ö. 691 / 1292) - Bostan ve Gülistan: Ahlâk, hikmet, siyaset ve insan ilişkilerini şiir ve hikâyelerle anlatan klasik edebiyatın başyapıtlarındandır. 2. Mahmud Şebüsterî (Ö. 720 / 1320) - Gülşen-i Râz: Vahdet-i vücûd, insan-ı kâmil ve metafizik hakikatleri özlü ve şiirsel bir dille ele alan tasavvuf klasiğidir. 3. Âşık Paşa (Ö. 733 / 1332) -
1000Kitap
en kötü...
En kötü para, gerektiğinde harcanmayandır; en kötü kadın, kocasına karşı serkeş davranandır; en kötü evlat, ana babaya eziyet edip asi davranandır; en kötü dost, zor zamanda sırtını çevirip gidendir... Ve en kötü padişah, masumları korkutan, haydutları ve çeteleri kollayan, kısaca halkını koruyamayandır. En kötü ülke anarşinin kol gezdiği, ekonomik sıkıntıların had safhaya vardığı ülkedir. Kelile ve Dimne'den
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İslam’ın Altın Çağı’ndaki Çeviri Hareketi, tarihin gördüğü en planlı, en yüksek bütçeli ve kurumsallaşmış entelektüel projelerinden biridir. Bu süreç, sadece kütüphanelerde bireysel olarak çalışan hevesli insanların çabası değil; arkasında devasa bir devlet bürokrasisinin, istihbarat ağlarının ve muazzam bir sermayenin olduğu küresel bir operasyondu. Çeviri hareketi, 8. yüzyılda Abbasi halifesi el-Mansur döneminde başlamış, Harun el-Reşid ile büyümüş ve 9. yüzyılda halife el-Me'mun döneminde zirve noktasına ulaşmıştır. Sürecin kalbinde, Bağdat'ta kurulan Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) yer alıyordu. Bu kurum sıradan bir kütüphane olmanın ötesinde; kitapların depolandığı, kopyalandığı, haritaların üretildiği ve profesyonel mütercimlerin maaşlı olarak istihdam edildiği çok işlevli bir akademi gibi çalışıyordu. İşleyişin en sıra dışı yanı, metinlerin elde edilme yöntemiydi. Halifeler, Bizans İmparatorluğu'na, Roma'ya, Kıbrıs'a ve çevre ülkelere sadece nadir el yazmalarını toplamakla görevli özel heyetler ve elçiler gönderiyorlardı. Hatta bazen askeri zaferlerin ardından yapılan anlaşmalarda bile altın yerine nadir bilimsel kitapların talep edildiği oluyordu. Araştırma heyetleri bazen Hristiyanlığın gelişiyle kapatılmış ve terk edilmiş antik tapınaklardaki mahzenlerde böceklerin kemirdiği çuvallar dolusu eski Grekçe metni bulup Bağdat'a getiriyordu. Metodoloji açısından zamanla büyük bir evrim yaşandı. İlk başlarda kullanılan yöntem, Yunanca metindeki her kelimenin altına doğrudan Arapça karşılığını yazma şeklindeydi. Ancak bu kelime kelimesine çeviri yöntemi, cümle yapıları uymadığı için metinleri neredeyse anlaşılmaz kılıyordu. Daha sonra Nesturi bir Hristiyan olan Huneyn bin İshak bu işi kurumsallaştırdı ve "anlam odaklı" çeviri metodunu mükemmelleştirdi. Mütercimler önce
1000Kitap
"Sesimi beğendiysen kafese koymana gerek yok. Ben zaten senin bahçenin bülbülüydüm" diye bir cümle geçer Kelile ve Dimne'de. Sevmeyi bilmeyen güzeli hayattan koparır, onun yetenek ve niteliklerini köreltir. Hakikaten seven kimseyse güzeli yalnızca sakınır, kendi nazarında bile.
Kelile ve Dimne ‘nin bu halini görmemiştim ☺️
𖡼 Doğrusu böyle yüksek mevkilerde korku ve endişeyle yaşamaktansa, barış ve esenlik içerisinde özgürce tek başıma yaşamayı isterim. s.79 Kelile ve Dimne (Kitabım için dış çekim yaptım çünkü neden olmasın. Sevdiğiniz şeylere değer verin:)
1000Kitap