kelebek

Sarah ve on iki aylık kızı Kimmy oyuncak dolu bir odaya giriyor. Cana yakın genç bir araştırma görevlisi odada bekliyor ve onlarla iki çift laf ediyor. Kimmy bu yeni oyuncak cennetini keşfetmeye başlıyor: Arada annesine bakarak etrafta emekliyor, oyuncakları alıyor, yere atıyor, ses çıkarıyor mu, yuvarlanıyor mu, ışıkları yanıyor mu kontrol ediyor. Ardından Kimmy’nin annesine odadan çıkması söyleniyor; kadın kalkıp usulca dışarı çıkıyor. Kimmy ne olduğunu anladığı anda çılgına dönüyor. Hızla kapıya doğru emekliyor ve ağlıyor. Annesini çağırıyor, kapıya vuruyor. Araştırma görevlisi, Kimmy’nin ilgisini bir kutu renkli blokla çekmeye çalışıyor ama bu sadece Kimmy’yi daha fazla kızdırmaya yarıyor ve bloklardan birini araştırma görevlisinin kafasına atıyor. Annesi kısa bir süre sonra odaya döndüğünde, Kimmy hızla ona doğru gidiyor ve kollarını kaldırarak kucağa alınmayı bekliyor. İkisi sarılıyor ve Sarah sakince kızını rahatlatıyor. Kimmy annesine sıkıca sarılıyor ve ağlamayı kesiyor. Sakinleştiğinde Kimmy’nin ilgisi yeniden oyuncaklara dönüyor ve oynamaya devam ediyor. Sarah ve Kimmy’nin katıldığı bu deney, bağlanma teorisi alanındaki muhtemelen en önemli çalışma, yabancı ortam testi olarak bilinir ve yukarıda sözünü ettiğimiz, onun kısaltılmış bir versiyonu. Bağlanma teorisi öncülerinden Mary Ainsworth, çocukların keşif isteğinin –oynama ve öğrenme yeteneğinin– annelerinin varlığı ya da yokluğuyla tetiklenmesi ve durması karşısında hayrete düşmüştü. Ainsworth, bir bağlanma figürünün odadaki varlığının, çocuğun daha önceden bilmediği bir ortama katılmasına ve güvenle araştırmasına yettiğini görmüştü. Bu varlık güvenli dayanak olarak biliniyor. Size destek olan birinin arkanızda olduğunu ve ona yüzde yüz güvenebileceğinizi, ihtiyacınız olduğunda dönebileceğinizi
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Peki bu, bir ilişkide mutlu olmak için partnerimizle etle tırnak gibi bağlanmamız ya da hayatımızın kariyer ve arkadaşlar gibi diğer yönlerinden vazgeçmemiz gerektiği anlamına mı gelmektedir? Çelişkili biçimde, bunun tam aksi doğrudur! Tek başımıza dünyaya adım atma yeteneği, güvendiğimiz birinin yanımızda durduğunu bilerek mümkün oluyor. Ve işte bu “bağımlılık paradoksu”dur. Paradoksun mantığını anlamak başta zor görünür. Birine bağlıyken nasıl daha bağımsız olabiliriz ki? Yetişkin bağlanmasının temelini tek bir cümleyle açıklamamız gerekseydi, bu şu olurdu: Bağımsızlık ve mutluluğa giden yola çıkmak isterseniz, öncelikle bağlanılacak doğru insanı bulun ve bu yolculuğa onunla çıkın. Bunu anladığınızda, bağlanma teorisinin özünü de anlamış olursunuz.
Normalde stres altında hipotalamus harekete geçer ve beyin stresle başa çıkabilmek için daha fazla çalışmaya başlar. Elektrik akımını yalnız başına bekleyen kadınlarla yapılan deneyde de tam olarak bu gerçekleşti. Hipotalamus harekete geçti. Ardından, beklerken bir yabancının elini tutan kadınları test ettiler. Bu sefer ölçümlere göre hipotalamusta bir şekilde daha az hareket oldu. Peki ya kadının tuttuğu el kocasının olduğunda ne oluyordu? Düşüş çok daha etkileyiciydi; stresleri neredeyse tespit edilemiyordu. Dahası, evliliği tatminkâr olan kadınlar kocalarının elini tutmaktan en yüksek faydayı görenlerdi. Ama buna daha sonra döneceğiz. Bu çalışma göstermiştir ki, iki kişi yakın bir ilişkide olduğunda birbirlerinin fiziksel ve duygusal sağlığını düzenler. Fiziksel varlıkları ve ulaşılabilir oluşları stresi azaltır ve çalışmanın da gösterdiği gibi bu durum kendini hipotalamusta belli eder. Hipotalamusun araştırmaya dahil edilip onunla özel olarak ilgilenilmesinin nedeni, beynin bu kısmının açlık, uyku, hormonlar ve otonom sinir sisteminden sorumlu olmasıdır; bu işlevlerin çoğu kontrolümüzün dışında gerçekleşir. En temel biyolojimizin partnerlerimizden bu kadar etkilendiği bir gerçekken, onlarla kendimiz arasında üst seviyede bir ayrışmayı nasıl sürdürebiliriz?
Çeşitli çalışmalar, birbirine bağlanan iki kişinin tek bir fiziksel birim oluşturduğunu söylüyor. Partnerimiz tansiyonumuzu, nabzımızı, solunumumuzu ve kanımızdaki hormon seviyesini düzenleyebiliyor. Artık iki ayrı varlık değiliz. Günümüzün popüler psikolojik yaklaşımlarının çoğunun yetişkinler arası ilişkilerde ayrışmaya yaptığı vurgunun biyolojik açıdan akla yatkın bir tarafı yok. Bağımlılık bir gerçektir; bir tercih ya da seçenek değildir.
Çocuklarla ebeveynleri arasında belli bir mesafe olması ve fiziksel şefkatin azar azar hissettirilmesi gerektiğine dair genel bir inanç vardı. 1920’lerde Psychological Care of Infant and Child [Bebeklerin ve Çocukların Psikolojik Bakımı] isimli ebeveynlere yönelik ünlü kitabında John Broadus Watson, “fazla sevgi”nin tehlikelerine karşı uyarmış ve kitabı “mutlu bir çocuk yetiştiren ilk anneye” ithaf etmişti. Mutlu bir çocuk kendi kendini idare eden, korkusuz, özgüvenli, uyumlu, çözümcü, fiziksel bir acısı olmadıkça ağlamayan, kendini işe ve oyuna vermiş, bir kimseye ya da bir yere karşı büyük bağlılığı olmayan biriydi.