kelebek

Amir anne-bebek terapisinde annenin çocuğuyla daha güvenli bir bağ yaratmasına yardımcı olmak için bağlanma-yönlendirmeli terapi uyguladı. TSSB sahibi anneler sık sık çocuk davranışına yetişkin niyeti yükleme eğiliminde olur –“Çok hırçın, benden nefret ediyor”– ve Amir de durumun bu olmadığını, çocuğun aslında anneyle bağ kurmak için aşırı heyecanlı olduğunu nazikçe gösterirdi. Anneye, kendi yıkıcı travması ve TSSB belirtileri ile çocuğun davranışlarını ayrıştırmayı öğreterek çocuğuyla yeniden bağ kurmasında yardımcı olurdu. Bu bağlanma temelli müdahalelerin sonucu dikkat çekiciydi. Çocuğun öfke nöbetleri azalır, anne daha güvenli ve sakin hisseder, çocuktan kaynaklanan TSSB belirtilerinde göze çarpan bir azalma yaşanırdı.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bağlanma stilleri ilk olarak Mary Ainsworth tarafından keşfedildi. Bağlanma teorisinin kurucusu John Bowlby’le de çalışmış olan Ainsworth bu alana en önemli katkılarda bulunanlardan biridir. Anne-bebek etkileşimlerini gözlemlerken, bebeklerin ve çocukların bakım veren kişiyle üç belirgin bağlanma şekli geliştirdiğini gözlemledi: Güvenli, Kaygılı ve Kaçıngan. (Daha az rastlanan karmaşık, kaygılı ve kaçınganın birleşimi olarak sonradan listeye eklendi.) Güvenli bağlanma kurmuş bebekler dünyayı keşfetmekte, öğrenmek ve gelişmekte, yorgun ya da kızgın olduklarında rahat ve güvende hissetmek için annelerini güvenli dayanak olarak kullanabiliyor. Güvensiz bağlanma (kaygılı veya kaçıngan) stiline sahip olanlar ya sakinleşmek için annesinin nerede olduğunu bilmeye ihtiyaç duyuyor (kaygılı) ya da ihtiyaç duyduğunda güvenli bir dayanak olmak için annesi fazlasıyla yabancı kalıyor (kaçıngan).

kelebek

, bir kitabı okumaya başladı
Amir Levine
8.6/10 · 6bin okunma
En derin korkularımızı ifade ederken kullandığımız yoğun veya anlık sözcükler bizim çekirdek dilimizdir. Ayrıca bunları ilişkilerimiz, sağlığımız, işimiz ve diğer yaşamsal durumlarımız hakkında şikâyet ederken de kullanabiliriz. Çekirdek dil, bedenimiz ve özümüzle bağlantımız koptuğu zaman dahi ortaya çıkabilir. Esasen bunlar çocukluğumuzda veya aile geçmişimizde yaşanmış travmaların yansımalarıdır.
Sayfa 74 - Sola Unitas, 50. Baskı·Kitabı okuyor
Deneyimlerimizi tarif etmekte zorlandığımız iki önemli zaman vardır. Bunlardan birincisi, iki veya üç yaşında olduğumuz, beyinlerimizin dil bölgesinin henüz tam anlamıyla gelişmediği dönemlerdir. İkincisiyse travmatik olaylar sırasında meydana gelir, bellek fonksiyonlarımız bastırılır ve bilgiyi doğru biçimde işleyemeyiz. Bessel van der Kolk şöyle ifade eder: “Bellek fonksiyonu kısıtlandığı zaman duygusal yönden önemli olan bilgiler frontal lobları atlar ve sözcüklerle veya dil kullanımıyla tanımlanamaz veya düzenlenemez. Dil olmadan, deneyimlerimiz genellikle 'açıklanamaz' olur ve daha çok anı parçaları, bedensel hisler, görüntüler ve duygular olarak depolanır. Dil, deneyimlerimizi hikâye biçiminde toparlayıp tutmamızı sağlar. Bir defa hikâyeleştirdiğimizde, deneyimi ona bağlı olan kargaşayı yeniden yaşamadan tekrar değerlendirebiliriz.” Bunaldığımızda başvurduğumuz ilk şeylerden biri dildir ve asla kaybolmaz. Bilinçaltımızın derinliklerinde incelenir ve hiç ummadığımız anda yok sayılmayı reddederek yüzeye çıkabilir. Psikolog Annie Rogers şöyle der: “Bilinçaltı duyulmak için ısrar eder, tekrarlar ve bir bakıma kapıyı kırar. Onu duymanın ve odaya davet etmenin tek yolu, ona bir şeyler dayatmayı bırakmak ve bunun yerine her yerde, sözde, ifade biçiminde, rüyada ve bedende söylenememiş olanı dinlemektir."
Sayfa 72 - Sola Unitas, 50. Baskı·Kitabı okuyor