Durdu. Düşünmeden koyuldu her an yaşayacağı deneyimine. Uykuyla uyanıklık arasına sıkışmış son dakika çabalarının, biraz heyecan biraz korku biraz baskı biraz endişe taşıyan bir gövdenin içinde nasıl aynı anda var olabildiğine hayret etti. Hazırlığı yapılmış bir geceydi ve bitmişti. Ne yaklaşık 1gün önce hayal edilenin gerçeğe dönüştüğüne şahit oldu ne de tüm çabasını bırakıp kendini azat etti. Düşünsel diplerin ve zirvelerin arasında bir salmışlıktı onunkisi. Hayatı düşündü. Hayatını düşündü. Toplumu ve dayattığı hayat ideasını düşündü. Onun baskısından kurtulmaya her niyetlenişinde bir pranga daha takıldı düşüncesine. O ise kurtulmak dışına atabilmek için kendisini, niyetlenişinden, düşüncesinden, davranışlarından, hatta ruhundan vazgeçmeliydi. Kendini toplumla silkeledi ve çalışmaya devam etti bir müddet. Bölündü çalışması uykuyla. Belki de var oluşun dayattığı bu sözde uyanıklık hali olan çalışma figürünün uykusundan ancak karşı çıkılan yasak meyveymiş gibi sakındırılan salt uykuyla kurtulabileceğini düşündü. Bu çok dallı, çok prangalı, sayısız bağlantıdan habersizleşerek bağlantısızlaşmak istedi hatta başka bir bilincin içindeki bağlantılarla koparttı artık bunaldığı içinden sıyrılmak istediği bu kalabalık bağlantı halinden. Bilgiyle olan iletişiminden, insanla olan birlikteliğinden, kendisiyle olan göbek bağından toplumsallık çatısında bir an durmaya tahamülsüzleşmişti. Ancak tüm bu çatışmanın bir benin gölgesinde sürdüregelsin tek bir davranışıyla bunu istediğini belli etmiyordu ya da etmemeye çalışıyordu. Oysa dilinden düşmeyen müthiş entellektüel görünen kaygılarının onu nasılda ezdiğini her dillendirişinde nasılda tükettiğini bir kendisi hissediyordu. Elbette bunu farkeden olmuştu. Ancak onun sözde sınırsızlığına isabet eden bir durum olmadığından
Kulak sesleri aracısız duyduğunda başına gelmişti kirlenmiş gerçeklik. Günaşırı yapılan bir yolculuğun dönüşünde, öfkenin zirvesinde tüm yaşayışının tefekküründeydi. Gün damlacıkların ardışık inişiyle ıslaklığını hissettirdiği, serinliğin pencere köşelerinden yayıldığı bir gündü. Katedilen yolların bitmezliğini takip eden bir çift gözdü. Dalmak isteyen, düşüncenin tüm cezbedici asiliğine direnen bir direnişçiydi. Damlalar ıslatmaya, yollar katedilmeye, direniş şiddetlenmeye devam ediyordu. Ve ısınmış bir soyutluğun dışında soğuk fırtınalar kopuyordu. Geçen 2 gün boyunca, aklın yer ettiği düşünce, his ve duyumların, hayatındaki tekraratına üzülmeye çalıştı. Bulma çabaları neyi aradığını bilmediğini fark edişinde kaybolmuştu çoktan. Sıralandıkça tüm anları, kopacakmışçasına tutmak istedi. Bitişin endişesini ertelemek yapabileceği tüm girişimlerin en iyi ihtimaliydi. Vakit gitmekte, ardı olmayan bir üst boyut gibi. Heyecanlandı aniden, saldı her şeyden birkaç saniyeliğine. Aklından, kalbinden, vicdanından ve gördüklerinden çekiştirilen bir deneyimin kilit taşıydı. O deneyimdi. Yolculuğun bittiğinde kopacak olan soyut gerçekliğiydi kendinin. Bir insan kendinin gerçekliği nasıl olabilir.? Asıl gerçeklik hiç aracısız duyamadığıydı
Bugün artık geçmiş olan hayatımın sadece geçmiş bir günü değildi. Onca geçen ve yaşananların kısa tadımlık bir anma merasimiydi. Yıllanmış hislerin tekrarının raflara sinmiş zaman aşımından bi nevi kurtarılışıydı. Uzun bi hasretlikten bi ailenin diz dize; dil dile yavaş yavaş kurtuluşunun tanığıydı. Yarın olunca ve geçmiş olunca; zaman aşmaya çoktan başlamışsa ki zaten önce günlenecek olan sonra sırasıyla aylanacak ve yıllanacak böylesi bir gün belkide hiç uğramayacak yaşamıma. Nankör bir insanın yaşadığı hayatta vefasızlık yerini bırakır mı ki kadirşinaslığa ?
Sanmıyorum. Hem de hiç. Ben ki bencilliğiyle kişisel dünyasında nam salmış; toplumsal çıkarların toplumsal tabuların birgün tabutlara dönüşeceğine ve içinde taşıyacağı insanların tabuların kaynakçılığını yapanlardan çok; dogmasalllığını koruyanlar olacağına tüm bencilliğiyle inanmış bir çok bilmişim. Bağnazlığım da başkasının yüzüme söylemesine izin vermeyecek derecede gözlerimin önünde. Bağnaz olduğumu kabullenmeyecek ve hatta inkar edecek kadar gözü kararmış bi gurura da sahibim. Ve bunların hiçbiri sizi ilgilendirmez. Beni ilgilendirdiğinden bile süpheye düşmüyor değilim yine gururumdan. Son birkaç süre boyunca kötü yoğurdu beni zaman. Sözde özgürlüğü elde etmek için prangasız ve fiziksel dört duvarsız mekanların olmayışına rağmen toplumsal olarak programlanmış bir kafanın bedende yer etmesiyle robotlaşmış yaşamın kendisine boyun eğmiş kadar zaman kavramının dışındaydım. Ve yahut toplumun elleri zamana yer bırakmayacak kadar üzerimdeydi ve ancak onun yoğuruşları şeklin kendisine sebepti. Ancak toplumsal kullanılmışlığın yerini sözde özgürlük aldığında savunmasız ve hazırlıksız bi anda zamana teslim edilmiş bir genç olarak bulduğunda ilk kez kötüye yoğrulduğumu hissedebildim. Kıvamımın hissizliğe ve daha çok