Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Notre-Dame de Paris sadece “çirkin kambur adamın hikâyesi” değil. Medeniyet, din, iktidar, güzellik, dışlanma ve insan ruhu üzerine dev bir ağıt. Ve çoğu insanın sandığının aksine bu romanın gerçek ana karakteri bile Quasimodo değil aslında: Notre Dame Katedrali’nin kendisi.
Öyle katmanlı bir eser ki, bir yandan gotik romantizm var, bir yandan toplumsal eleştiri, bir yandan da Victor Hugo’nun “insanlık taşlaşırken ruhunu kaybediyor” çığlığı.
Önce dönemi anlayalım: Neden böyle bir roman yazıldı?
1. Fransa’nın kırıldığı dönem
Romanın geçtiği dönem 1482. Ama kitap 1831’de yazılıyor. Yani Hugo geçmişi anlatırken aslında kendi çağını eleştiriyor.
O dönem Fransa’da:
Sanayi Devrimi büyüyor
Kilisenin gücü değişiyor
Monarşi sarsılıyor
Şehirler modernleşiyor
Eski yapılar yıkılıyor
İnsanlar “ilerleme” adına geçmişi siliyor
Ve Hugo buna çok üzülüyor.
Çünkü ona göre:
İnsan sadece teknolojiyle yaşayamaz. Hafızasını kaybeden toplum ruhunu kaybeder.
Bu yüzden roman aslında bir “medeniyet hafızası savunması.”
Notre Dame neden bu kadar önemli?
Katedral = taşlaşmış insanlık hafızası
Notre-Dame de Paris romanda canlı gibi anlatılır.
Hugo için katedral:
dinin merkezi,halkın sığınağı,sanatın zirvesi,tarihin hafızası,insanlığın ortak vicdanıdır.
Hatta Hugo’nun meşhur fikri vardır:
“Matbaa mimariyi öldürdü.”
Bunu ne demek için söylüyor?
Eskiden insanlar fikirlerini taşlara işliyordu:
katedraller,heykeller,vitraylar,mimari…
Ama matbaa çıkınca bilgi kitaplara geçti. Böylece mimarinin “medeniyetin kitabı olma” rolü azaldı.
Notre Dame bu yüzden geçmiş dünyanın son nefeslerinden biri gibi.
Romanın merkezindeki büyük tema: