Şubat dizi-film açısından çok verimli geçti ve merak ettiğim yapımları izleme şansım oldu, kısa kısa yorumlayacağim. 🫂🌸
İlk olarak üç renk üçlemesinden bahsetmek istiyorum. Seride Fransız bayrağının ideallerini (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) insan ruhunun kırılganlığı üzerinden sorgulatiyor ve filmlerin isimleri de bayrağın renklerinden geliyor. Kieslowski burada politik sloganları değil, içsel boşlukları anlatıyor. Üç film birlikte, insanın hem kopuk hem de kaçınılmaz biçimde birbirine bağlı olduğunu belirtiyor.
•Üç renk: Blue
Film acıyı, kaybı ve yalnızlığı öyle zarif ve sessiz bir şekilde anlatıyor ki, insan her sahnede kendi hayatından bir parça buluyor. Müzik, renkler ve suskunluk öyle uyumlu ki... her karesi uzun süre aklimda kaldi. Blue, yasın bile estetik olabileceğini gösteren bir başyapıt gözümde.
Üç renk: White
Film, eşitlik kavramını öyle ters köşelerle, ince bir ironiyle anlatıyor ki, hem eğlenceli hem de hüzünlü bir his bırakti bende. İntikam ve sıradan insanların hayatındaki kırılmalar öyle gerçek ki.. Beyaz, hem zekice hem de duygusal olarak çok tatmin edici bir filmdi. Blue' dan sonra serinin en sevdiğim filmi oldu.
Üç renk: Red
Kırmızı bende ortalama bir etki bıraktı ama yine de güzeldi. Film, tesadüfler ve insan ilişkilerindeki görünmez bağları anlatıyor bazı sahneler gerçekten etkileyici ama tüm film boyunca aynı yoğunluğu hissetmedim.
•La belle epoque
İzlediğim en keyifli filmlerden... Film, geçmişle şimdi arasındaki ince çizgiyi öyle eğlenceli ve sıcak bir şekilde gösteriyor ki, insan ister istemez gülümsüyor ve bir yandan da biraz hüzünleniyor. Yaratıcılığı ve karakterlerin samimiyeti sayesinde sıradan bir hikaye bile tamamen farklı, taptaze bir deneyim gibi geliyor. Renkler, müzikler, mekanlar her şeyiyle mükemmel bir filmdi.
•Suspiria