Platon…
Adını bile beden eğitimi hocasının ona yakıştırdığı “alnı ve bağrı geniş” halinden alan bir gençken, yolunun Sokrates’le kesişmesi bir öğretmen-öğrenci karşılaşmasının ötesine geçerek; düşüncenin bambaşka bir yöne akması demekti. Politikayla ilgilenirken hocasının ölüme mahkûm edilişine tanıklık etmesi, onu geri dönülmez biçimde felsefeye bağladı. Ve ardından MÖ 387’de kurduğu Akademia… Batı düşüncesinin en uzun soluklu nefeslerinden, neferlerinden biri.
Kapısına “Geometri bilmeyen girmesin” diye yazacak kadar bilginin sınırlarını ciddiye alan Platon’un öğrencileri arasında Aristoteles’in yer alması, aralarındaki yaş farkına rağmen düşüncenin nesiller ötesine nasıl taşındığının da bir kanıtı aslında. Platon, yaşamının son gününe dek ders vermekten, düşünmekten ve düşündürmekten vazgeçmedi, ve hatta maddi hayatta değilken bile bu eylemini sürdürüyor.
Sofist ise onun geç döneminin en dikkat çekici metinlerinden biri. Bu kez sahnede alıştığımız gibi tartışmanın merkezinde Sokrates yok; adeta onun yerini alan bir “yabancı” var. Ve tartışma, görünenden çok daha derin: Sofist kimdir, filozof kimdir, hakikat nerede başlar, nerede kırılır? Platon burada, ikna etme gücünü araç edinenlerle, hakikati arayanları ince ince ayırıyor. Bir yanda söz sanatını manipülasyona dönüştürenler, diğer yanda doğru bilgiyi bulmaya ve paylaşmaya adanmış zihinler…
Ve ister istemez bugünle göz göze geliyoruz. Günümüzün “sofistleri” arasında dolaşırken, gerçeğin yerini alan görüntülerle çevriliyken, bu diyalog hâlâ sormaya değer sorularla dolu.
O dönem sofistler eleştirilirken bugünlerde nelere maruz kalıyoruz… Bunu birazcık düşünen insan için gerçekten çok acı.
İkinci görselde ise Platon ve Sokrates’in o sarsılmaz öğretmen–öğrenci bağının izini taşıyan küçük bir düşüm var. Kuğuları