Dışarı çıkan yetmiş kadar askerdi. Bunların en az yarısı ya ağır ya da hafif yaralı durumdaydı. Açlık bedenlerini kemirme- sine karşın vakarlı bir görünümleri vardı. İçlerinden ancak beşi atlıydı. Diğerlerini çaresizlikten yemiş olmalıydılar.
Kral Amalric, şaşkın kalabalığın arasından sıyrılarak, Selahad- din ve adamlarının yanına yaklaşıp, "General..." dedi şaşkınlı ğını gizlemeye çalışan ciddi bir sesle. "Geri kalanlarınız nerede?"
Selahaddin mütebessim bir ifadeyle, "Geri kalan mı?" diye sordu.
"Ordunuz... Ordunuzu soruyorum. Neredeler? Yoksa hepsi öldü mü?"
"Cenazelerimiz var, evet ama biz burada ordu seviyesinde değil dik zaten Kral Amalrie; yüz kişilik bir bölüktük sadece!"
......
"Tanrı aşkına, burayı karadan ve denizden neredeyse kirk bin askerle kuşattık. Bin civarında kaybımız var. Siz ise dört ay boyunca yalnızca yüz otuz kişiyle mi direndiniz? Bu imkânsız!"
"Gün geçtikçe sayımız azaldı elbette. Daha fazla olsaydık zaten teslim olmayı da kabul etmez, bir huruç harekâtıyla hatlarınızı yarmayı denerdik Kral Amalric!"
Kral başını iki yana salladı ağır ağır.
İki lider arasındaki konuşmanın detayları dalga dalga ittifak ordusuna yayıldıkça keyifler kaçıyordu, Galibiyetin neşesi süratle bir yenilginin kederi ve anlamsızlığıyla yer değiştirdi. Kral'ın yüzündeki öfkeli ve şaşkın ifadeyse bilakis müthiş bir hayranlığa dönüşmüştü.
"General Selahaddin, yemekte misafirim olduktan sonra iste- diğiniz zaman gitmekte serbestsiniz. Tüm ihtiyaçlarınız karşıla nacak. Yaralılarınızı deniz yoluyla Akka'ya göndereceğim. Size de kendi hususi ahırımdan seçkin bir at hediye edeceğim. Yok, öyle bakmayın bana, yapacağım bunu... Hayır hayır, daha da iyisini yapacak; size yurdunuza dönene kadar iyi ve rahat bir araba tah- sis edeceğim."