Aslında öyle bir eğitim, kültür ve toplumsal düzen içerisinde sıkı bir şekilde eğitiliyoruz ki, yazarları, şairleri, tarihe mal olmuş liderleri sanki hiç sevişmiyorlarmış sanıyoruz. Sanıyoruz ki tüm yazarlar, filozoflar insan haklarına, kadın-erkek eşitliğine saygılı...
Oysa tarihte bu haklar, sadece yazarlar ya da filozoflar sayesinde ilerlememiş, onlara rağmen de ilerleyebilmiştir. Tam da bu yüzden herhangi bir yazarı, filozofu bir bütün olarak körü körüne benimsemek yerine; bir eser okuduğumuzda yazarının bu bağlamda kim olduğuna bakmaksızın, onun satırlarında evrensel değerlerle uyumlu ve ilerici olduğunu düşündüğümüz şeyleri kendimize mâl edip içselleştirmeliyiz.
Ama aslında hepimiz zaten bunu yapmıyor muyuz? Gerçekten de herkes, kendi dünya görüşü çerçevesinde ilerici sandığı ve herkes için en iyisi olduğunu düşündüğü şeyi kendisine mal ediyor. Ancak yöntem her ne kadar doğru olsa da bence yanıltıcı. Bunu, ortaya çıkan sonuçlardan anlayabiliyoruz. Bazılarımızın görüşleri ve okuduğu eserlerdeki seçiciliği, dünyayı anlamakta ve çağı yakalamakta yetersiz ve gerici kalıyor. Peki ne yapmalıyız?
Bir eser okurken ya da bir düşünceyi ele alırken, kendi kişisel dünyamızı da karşımıza almamız gerekir. Çünkü özellikle ilerici olmak söz konusu olduğunda -münferitler hariç- hepimiz en fazla çağdaş olabileceğimiz, yani çağa uygun insanlar olabileceğimiz için ister istemez, ilerinin gerisinde olacağızdır. Bu da münferit olan o bir kaç çağın ötesindeki insan karşısında bizi gerici konuma sokacaktır. Eğer kendi hoşluk duygumuzu, kendi dini, ideolojik aidiyet duygumuzu karşımıza almazsak, kendimizi geliştiremeyeceğimiz ve hepten gerici olacağımız bir konuma geliriz. Bu bağlamda bazen evrensel değerler, adalete ve eşitliğe uygun olan şeyler hoşumuza gitmeyebilir ve hatta