"ARAYIŞ ORMANI"
KÜL BÜYÜCÜSÜ
Dört kitaplık bir serinin finalini okumak her zaman buruk bir keyiftir. Hele ki karakterlerinle birlikte büyüdüğün, onların kaybettiklerine üzülüp kazandıklarına sevindiğin bir evrene veda ediyorsan…
'Ruhlar sessiz. Asalar kırık. Umutlar paramparça.'
Bu cümlelerle başlıyoruz final kitabına. Ve daha ilk satırdan anlıyoruz: hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Bekçi, Ena ve Levia’nın esaretten kurtuluşu aslında bir başlangıç. Çünkü özgürlük, çoğu zaman sandığımız gibi bir kucak açmıyor insana. Bazen bir uçurumun kenarında durup arkana bakmak oluyor sadece. Ve bu üç arkadaş da tam orada duruyor.
Seri boyunca eşlik ettiğimiz Bekçi, Ena ve Levia’ya veda etmek hiç kolay olmadı. Ama her güzel hikâye bir yerde biter, değil mi?
Serinin bu son halkasında tehditler artık netleşmiş durumda. Ne bir gizem perdesi var ne de karakterlerin sığınabileceği bir liman. Kül Büyücüsü tam anlamıyla sahneye çıkmış ve geriye kalan ne varsa yerle bir etmeye kararlı.
Ena ve Levia ile Bekçi arasındaki bağ, final kitabında çok daha olgun ve güçlü bir hal alıyor. Artık birbirlerini tanıyorlar, zaaflarını biliyorlar ve bu bilgiyle birlikte hareket ediyorlar. Kül Büyücüsü’nün temsil ettiği karanlık ise yalnızca bir “kötü adam”dan ibaret değil. Her karakterin kendi içindeki korkuları, çaresizlikleri ve zayıflıkları yüzeye çıkaran bir sınav niteliğinde.
Serinin en merak edilen sorularından biri olan Diyar ile Alt İstanbul arasındaki bağ, bu kitapla birlikte tamamen netleşiyor. Ve bu netleşme, geriye dönüp baktığımızda serinin bütününü çok daha anlamlı kılıyor. Her şey birbirine bağlanıyor; hiçbir ayrıntı boşuna değil. Evet, final karanlık. Ama umutsuz değil. Aceleye getirilmiş hissi vermeyen, karakterlerin ve hikâyenin hakkını veren bir kapanış bu. Seriyi başından beri takip