Tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmayı severken, bazen insanın karşısına öyle eserler çıkıyor ki, hem beklentilerinizi boşa çıkarıyor hem de zihninizi bambaşka bir sorgulama sürecine sokuyor.
Aşk-ı Mahal üzerine düşündüğümde, zihnimde beliren ilk imge mermer tozuna bulanmış bir yasın ağırlığı oluyor. Mürvet Sarıyıldız, Tac Mahal gibi tarihsel bir simgeyi odağına alırken, bunu sadece mimari bir başarı hikayesi olarak değil; Şah Cihan’ın şahsında, iktidarın doruklarındayken dahi ölümün soğukluğu karşısında savunmasız kalan bir insanın portresi olarak kurgulamış. Mümtaz Mahal’in gidişi, imparatorluğun estetik ve duygusal dengelerini kökten sarsan bir kırılma noktası; yazar da bu boşluğu, devasa bir anıtla kapatmaya çalışan bir adamın çaresizliğini ustalıkla gözler önüne seriyor.
Kitabın teknik başarısı, olayı salt bir biyografi veya romantik bir anlatı düzeyinden çıkarıp, inşa sürecindeki o ağır şantiye atmosferine —o dönemin zanaatkarlarının zihni dünyasına— taşımasında saklı. İsa ve Mehmet Efendilerin, Şah Cihan’ın bitmek bilmeyen kusursuzluk arayışına kendi ruhlarını nasıl eklemlediklerini izlemek oldukça etkileyici. Ancak burada bir parantez açmak gerek; yazarın dili zaman zaman o dönemin ihtişamını yansıtmak adına fazla süslü ve ağır bir tona bürünüyor. Bu durum anlatının atmosferini güçlendirse de, yer yer okuru hikayenin merkezinden uzaklaştırıp bir üslup karmaşasına itebiliyor.
Asıl meselenin düğümlendiği yer ise, bu görkemli aşk anlatısının altında yatan o etik sorgulama: Şah Cihan’ın tutkusu, büyük bir sanat eserini mi doğuruyor, yoksa bencil bir egonun gölgesinde binlerce insanın emeğini ve bir imparatorluğun hazinesini tüketen bir yıkımı mı körüklüyor?
Açıkçası, kitabın bende yarattığı etkiyi tanımlamakta zorlanıyorum. Genellikle tarzımın dışında