Dünyada yüzlerce dil, milyonlarca kelime var.
Ama benim Babil’i tanımlayabileceğim herhangi bir sözcük yok.
Tam olarak kelimelerin tükendiği yerdeyim.
Önce kitabın kısaca konusundan bahsetmek istiyorum. Kitap 1830’lu yıllarda (arka kapakta neden 1928 yazıyor anlamadım?), İngiltere’nin sömürgenin zirvesi olduğu yıllarda geçiyor. Biz bu döneme yetim kaldığı için evlat edinilen, aslen Çinli Robin ile dalıyoruz. Robin, vasisi Profesör Lovell sayesinde Londra’ya taşınır ve yıllarca, Yunanca, Latince ve hatta Çince eğitimleri alır. Robin gerçekten çok çalışır çünkü Profesör Lovell’ın ona devamlı hatırlattığı bir şey vardır: Tembellik onun ırkının kanında vardır (eh bu kadar uyuşuk olmak onun değil atalarının suçudur), o ve ırkı tembel ve barbardır.
Tüm bu eğitimler Robin’in Oxford Üniversitesi’ne girebilmesi içindir. Robin çeviri bölümünü seçtiği için eğitimini Babil isimli ayrı bir kulede görmeye başlar. Babil, daha ilk andan hem Robin’i hem de gerek cinsiyetleri gerek ırkları yüzünden ayrımcılığa uğrayan diğer arkadaşlarını büyüler. Babil bir masal gibidir. Özellikle de Babil’de yapılan gümüş külçeler.
19. Yy İngiltere’sinde her şey gümüş külçeler sayesinde yapılmaktadır. Bu gümüş külçeler üzerlerine yapılan kelime kombinasyonları sayesinde güç kazanan bir çeşit madenlerdir. İngiltere bu madenlere öyle bağımlıdır ki, binalar bu külçeler sayesinde ayakta durur, trenler bu külçeler sayesinde hareket eder hatta yemekler bu külçeler sayesinde ısınır. Külçelerin en güçlü kombinasyonları Doğu dilleri sayesinde (Çince, Sankritçe ve Arapça) yapılır ancak tahmin edilebileceği üzere bu dillerin sahibi ülkeler külçelerden faydalanamaz. Yani Kuang İngiltere’nin sömürüsünü bize bu sefer diller üzerinden anlatır.
Robin kendini Babil rüyasının içinde kaybetmeye hazırdır ancak