Bu gece yazmak zorundayım. Kütüphanemin senelerdir bu kadar boş kaldığını, bu kadar ıssızlaştığını görmemiştim, annemin keyifle, söylenerek kaldırdığı, torbalara ve poşetlere doldurduğu, ve elbette yeni yuvalarına doğru yola çıkan bunca kitaptan geriye gölgeleri kaldı, ve yeni boşluklar, artık yeni yeni dizilmiş halleriyle nice senenin kütüphane sakinleri, daha bir pırıl pırıl ve onca senenin yıpratmışlığına rağmen ne de güzel bakıyorlar yüzüme; onların çoğunu rafların önünde görmemiştim, yok gördümse de dikkatimi çekmemişlerdi herhalde, ama işte bu gece, Kartal'dan geldikten, bol memleket soslu bir sohbetten sonra, hem de hava daha soğukken, bir de çayımı almışken yanıma, biraz da kek, uzanıp yatağa okumak güzel olmaz mı? Raflarda gezin bakalım elim, uzan birine, diğerine, bak bakalım hangisi bu geceki misafirin ? Bu değil, öteki, o değil, bir diğeri derken, bana ne de çok şey hatırlatan, ve ne çok anıyla yüklü bu kitabı buluyorum. Fatma Barbarosoğlu, çok ince, güzel üslûbuyla nice hikâye kitabından bana hikâyelerinin konularını değil, ama tadını, izini hatırasını bırakan bir yazar. 2004'te almışım kitabı ve yepyeni hayatımın kütüphanesine koymuşum. Art arda okuduğumda kitaplarını, sevecen, ahenkli, güzel anlatımını sevmiş ve sevdiğim bir çok yazarın sakini olduğu kalbime onu da buyur etmiştim. Şimdi nice zamandır bakmadığım yüzüne bakarken böyle sevgiyle, sevecen, kitabın kırılmış kapağında solmuş renklerine dokununca, içerden taşan o tad, o yumuşak yumuşak kalbimi ezen aşinalık ve o hatıra hissi bana neler neler hatırlatıyor, neler neler, çavuşoğlu'nda, nice ihvanımla beraber çay ocağında oturup dinlerken efendimi, orta yaşa yelken açmaya hazırlanan son dönemlerimin serkeşliğiyle, sarsılarak titremiş, cıvataları yerinden sökülmüş hayatımın tam da orta yerine