Nuri Pakdil’in Belge adlı kitabını okurken bir metinle karşı karşıya olduğumu hissetmedim; sanki önüme konulmuş bir dosyayı, hatta insanlığa açılmış bir dava klasörünü inceledim. Bu eser, sahnelenmek üzere yazılmış bir oyun olmasına rağmen, bana göre bir tiyatro metninden çok daha fazlasıydı: Düşüncenin, vicdanın ve inancın sahneye çıktığı soyut bir mahkeme salonu gibiydi.
Belge, bana klasik anlamda bir olay örgüsü sunmadı. Karakterleri tanıtıp hikâye anlatmakla ilgilenmedi. Bunun yerine beni, çağın tam ortasında duran bir sorunun karşısına dikti:
İnsan, neyi belge sayar? Ve hangi belgelerle kendini aklar?
Pakdil’in metninde “somut dosyalar” ve “soyut dosyalar” ayrımı, yalnızca dramatik bir tercih değil; insanlığın varoluş biçimine yöneltilmiş sert bir eleştiridir. Somut dosyalar; projeleri, planları, raporları, devletleri, kurumları, ilerleme masallarını temsil eder. Hepsi düzenli, hepsi kalın klasörler içinde, hepsi güven verici. Ama ben okurken şunu hissettim: Bu dosyaların hiçbiri insanın kalbine ait değil.
Asıl mesele, kimsenin masaya koymak istemediği o soyut dosyalardadır. İnanç, vicdan, merhamet, sorumluluk, Tanrı bilinci… Pakdil bana şunu söylüyordu sanki:
“İnsan, görünmeyeni kayda geçirmediği için bu kadar kayboldu.”
Metnin dili, beni yormadı ama sürekli dürttü. Cümleler kısa, keskin ve yer yer şiir gibiydi. Diyaloglar ilerlemek için değil, düşünceyi sıkıştırmak için vardı. Okurken bir sahne izlemedim; içimde bir ses yükseldi. Her kelime, başka bir kelimeye değil, başka bir sorguya bağlandı.
Belge’de beni en çok etkileyen şey, modern dünyanın kutsallaştırdığı düzenin aslında ne kadar boş olduğunu göstermesiydi. Her şey kayda alınırken, insanın kendisi kayıttan düşüyordu. Pakdil, somut olanın çokluğunu değil, soyut olanın eksikliğini yüzüme