"BERF-PÂREM"
"Kalbim karanlıkta kalmıştı umarsızca. Oysa onun gün ışığına ihtiyacı vardı. Sevilmeyi hissetmek için can atıyor ve bir o kadar da seveceği ve sevileceği kimsesi olmadığını düşünüyordu. Kalbim yalnız kalmıştı. Yağmurun altında susuz kalmak gibi . Ellerimle dokunabildiğim kadar yakında ama hislerimde bir duygu oluşturamayacak kadar uzağımda kalmışlardı epeyce."
Bazen bir kitapla karşılaşırsınız ve ilk cümlesinden itibaren içinize işler, derinlerde bir yere dokunur. Bazen bir hikâye sadece sayfalarda kalmaz. Kalbinizin tam ortasına yerleşir, orada yankılanır. Berf–Pârem işte tam da böyle bir kitap.
Mutlu bir çocukluk yaşayamayan bir kız çocuğu...
Annesinin gölgesinde ezilen bir hayat…
Ve bir gün, karşısına çıkan biriyle iyileşen kalp...
Mayda, hayat ona çocuk olmayı çok görmüş. Küçüklüğünden itibaren hayatın acımasız yüzüyle karşılaşmış, hayatın yükünü omuzlamak zorunda kalan, annesinin madde bağımlılığıyla örselenmiş bir kız çocuğu.
Annesinin düşüşü hem onun hem de babasının hayatını altüst eder. Mutlu gibi görünen bir ailenin zamanla paramparça oluşuna tanıklık ederken, Mayda da hayatta kalma mücadelesi verir. Zamanla büyür, olgunlaşır, ancak geçmişin izleri silinmez. Tuğra adında bir gençle yolları kesiştiğinde ise, ikisi de birbirlerinin yaralarına merhem olacakları bir yolculuğa çıkarlar. Emekli polis Selçuk’un hayatlarında önemli bir yer edinmesiyle beraber, bu üç karakterin kesişen hayatları; kayıpları, acıları ve iyileşme çabalarını iç içe geçirir. Yaraları sarmak kolay değil elbette. Ama bazen sadece sizi anlayan bir yürek, o derin acıları hafifletmeye yeter…
Mayda, annesinin yokluğunda bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağır yükleri sırtlıyor.
Bu yük, onun hayatına, bakışına, insanlara olan güvenine derin yaralar açıyor. Okurken içiniz yanacak,