Siyah Pasta, Eleanor Bennett’ın ölümüyle başlayan ve onun ardından sekiz yıldır görüşmeyen iki kardeşin — Byron ve Benny (Bennie) — annelerinin bıraktığı ses kaydını dinlemesiyle açılan bir roman. Eleanor, bu kayıtta çocuklarına aslında bildiklerinden çok daha farklı bir hayat yaşadığını, gerçek adının Covey olduğunu, geçmişinde saklı kalmış sırlar ve kayıplar bulunduğunu anlatmaya başlıyor. Hikâye böylece aile sırları, kimlik arayışı ve geçmişle yüzleşme temaları etrafında şekilleniyor.
Kitabın Türkiye baskısındaki rengârenk kapak tasarımı ve ismi arasında ilk bakışta bir uyumsuzluk var. “Siyah Pasta” gibi karanlık çağrışımlı bir isimden daha ağır ve sarsıcı bir anlatı beklerken, kapağın bu kadar canlı olması beklentiyi baştan kararsız bir noktaya taşıyor. Yine de ilk sayfalarda hikâye merak uyandırıyor; özellikle Eleanor’un ses kaydından açılan geçmiş anlatısı güçlü bir potansiyel taşıyor.
Ancak roman ilerledikçe anlatının fazlasıyla dağıldığını hissettim. Irkçılık, göçmenlik, aile içi şiddet, kadın olmanın yükleri, kimlik değiştirme ve aidiyet gibi çok önemli temalara aynı anda dokunuluyor ama bu yoğunluk hikâyenin derinleşmesine değil, yer yer yüzeyselleşmesine neden oluyor. Bir noktadan sonra ana hikâyeye mi, Eleanor’un geçmişine mi yoksa Byron ve Benny arasındaki kopukluğa mı odaklanmam gerektiğini kestiremedim.
Byron ve Benny’nin sekiz yıl boyunca görüşmemiş olması başta dramatik bir çatışma vaadi sunsa da, bu kopuşun duygusal ağırlığı bana yeterince geçmedi. Ortada yaşanmış şeyler var ama okurda “işte bu yüzden” dedirtecek güçlü bir kırılma anı hissi oluşmuyor. Bu nedenle kardeşler arasındaki mesafe, anlatının duygusal merkezine tam olarak oturamıyor.
Eleanor’un (ya da Covey’nin) yaşadıkları aslında romanın en güçlü kısmı olabilecek potansiyele sahipken, bu