Beş yüz sayfalık, kalabalık bir romanın içine girdim ve çıktığımda sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydim. Her karakterle aynı masaya oturmuş, onlarla gülmüş, susmuş, beklemişim gibi. Yedim, içtim, üzüldüm, düşündüm. Bu kadar geniş bir kadro içinde kimse fazlalık değildi, her biri hikayenin bir yerinde nefes alıyor, yaşıyor ve bir anlam taşıyordu.
Özellikle Ülfet… Bu kadar kırılganlığın içinden böyle dimdik çıkabilen bir karakter uzun zamandır okumamıştım. Kalabalığın ortasında bile yalnız kalabilen ama o yalnızlığı bir zayıflık gibi taşımayan bir kadın. Ve işte tam burada romanın en güçlü tarafı beliriyor: Bu kadar insanın içinde dolaşırken aslında en çok yalnızlığı okuyoruz.
Okurken sürekli şunu düşündüm: Bu kadar katman, bu kadar hayat nereye bağlanacak? Hangi hikaye diğerine değecek? Sayfalar ilerledikçe bir yapbozun parçaları gibi dağılan hikayeler, finalde öyle bir yerine oturuyor ki… insan sadece susuyor. O son sayfada bir süre kitaba bakakaldım. Ters köşeyi severim; ama bu, sadece şaşırtan değil, geriye dönüp bütün hikayeyi yeniden düşündüren bir ters köşeydi.
Bazı yüzleşmeleri hayal ettim. Fuat’ın annesiyle, Adras’la açık bir karşılaşmasını görmek istedim. Okur olarak içimde kurduğum o sahneler gerçekleşmedi belki; ama tam da bu yüzden hikaye daha gerçek geldi. Çünkü hayat da çoğu zaman istediğimiz yüzleşmeleri değil, eksik kalan cümleleri bırakır bize.
Tadı damağımda kaldı. Gerçekten kaldı.
Ve ben Uğur Deveci’den daha çok roman okumak istiyorum.