George Fletcher Moore, On Yılın Günlüğü adlı kitabında şöyle diyor:“Bu sömürgede siyah hizmetçiler çok daha iyi hizmet veriyor. Onları çalıştırmayı tercih ediyoruz. İngiliz hizmetçilere istedikleri yüksek ücretleri veremeyiz. Karınlarını da istedikleri gibi doyuramayız. Siyahlar sadece pirince razı oluyorlar. Sanki diyet yapıyorlar.”
Önemli kişilerin, işadamlarının, doktorların, avukatların, politikacıların çocukları yatılı okula gönderildiklerinde, öğrenim hayatları boyunca güzel ve rahat odalarda kalırlardı. Aborijin çocukları ise aşırı kalabalık bir yatakhanede kalmak zorunda bırakılmışlardı. Burası yatılı okul filan değildi. Öğrenci olmayan oda arkadaşları taş gibi sert yataklarda yatıyor, hükümetin dağıttığı battaniyeleri kullanıyorlardı. Yastıkları, çarşafları yoktu. Pencerelerde renkli perdeler yerine demir parmaklıklar vardı. Burası yatılı okuldan çok, toplama kampını andırıyordu.
Aborjin kadınlarını kaçırmışlar, cinsel köleleri olarak gemilerine bindirmişler, ihtiyaçlarını giderdikten sonra da hepsini öldürüp cesetlerini okyanusa atmışlardı.
Yaşlılar yaşadıkları zorluklardan ve sürekli yiyecek aramaktan yorgun düşmüşlerdi. Yiyecek bulmak artık iyice zorlaşmıştı. Ancak daha da önemlisi, beyazların saldırısına uğramaktan korkmaksızın güven içinde uyuyabilecekleri bir sığınak istiyorlardı. Gençler hâlâ kuşkulu ve endişeliydiler; ancak uysallıkla büyüklerine eşlik ediyorlardı.
Kadınlar çocuklarının neden kendilerinden koparıldığını soruyorlardı. Rüzgârın taşıdığı ağlama sesleri ve haykırışlar evlerin duvarlarında yankılanıyordu. Ama kimse onları dinlemiyor, kimse onları duymuyordu.