Barış zamanlarında, kendisini Devletin bir ifadesi ya da yaşayan bir parçası olarak hayal edebileceği hiçbir işlevi olmayan her bir yurttaş, casusları ve sadakatsizleri ihbar
etmek, Hükümet fonlarını toplamak ya da resmi makamlarca gerekli görülen önlemlerin propagandasını yapmak
için Hükümetin aktif bir amatör ajanı haline gelir. Barış zamanlarında sadece rahatsız edici olan ve gerçek bir suçla birleşmediği sürece yasalar tarafından ele alınamayan azınlık kanaatleri, savaşın patlak vermesiyle birlikte yasa dışı bir duruma dönüşür. Devlete yönelik eleştiriler, savaşa yönelik itirazlar, zorunlu askerliğin gerekliliği ya da erdemine ilişkin ılımlı görüşler, gerçek pragmatik suçlara verilen cezalardan çok daha ağır cezalara tabi kılınmıştır. Gazetelerde,
kürsülerde ve okullarda ifade edildiği şekliyle kamuoyu tek bir blok haline gelir. "Sadakat" ya da daha doğrusu savaş ortodoksluğu,
tüm meslekler, teknikler ve uğraşlar için tek test haline dönüşür.
Bu durum özellikle entelektüel yaşam alanında geçerlidir. Burada en küçük bir lekenin tü m ruha yayılacağına inanılır;
öyle ki bir fizik profesörü savaş konusunda en ufak bir şüphe taşıyorsa, fizik öğretmeye ya da bir üniversitede -öğrenim cumhuriyetinde- onurlu bir yere sahip olmaya ehil değildir. Bu şekilde lekelenmiş kişilerle sadece ilişkiye geçmiş olmak bile bir öğretmen i diskalifiye eder. Düşmanla ilgili
her şey tabu haline gelir. Kitapları mümkün olan her yerde baskılanır, dili yasaklanır. Sanatsal ürünlerinin, onlardan zevk almasına izin veren ruha en ince ruhani yolla büyük
zehirler zerk ettiği düşünülür.