Pero… sen neler yaşadın böyle? diye diye okudum kitabı. Çünkü bu hikâye parça parça kırılmış bir çocukluğu ve onun yıllara yayılan izlerini anlatıyor.
Annesizliğin boşluğu dolmadan babasının çırağının şiddeti giriyor hayatına. Ev dediği yer güven olmaktan çıkıyor. Kuzenin taciziyle çocukluğun en savunmasız yerleri yaralanıyor. Anneanne ve babaanne evinde ise sevgi yok; sertlik, baskı ve despotluk var. Çocukluk, sığınılacak bir yer olmaktan çok dayanılacak bir yük haline geliyor. Sonra evlatlık verilme! Köklerinden koparılışın en sessiz ama en ağır hali bana göre.
Pero’nun babası da aslında kendi içinde “bahtsız bedevi” gibi; savrulmuş, tutunamamış, baba olmayı becerememiş bir adam. Ama bu, yaşananların ağırlığını azaltmıyor. Sadece başka bir kırılmayı daha gösteriyor.
Kitap sadece bireysel bir acıyı değil, o dönemin Türkiye’sini de arka planda taşıyor. 80’li yılların darbe sonrası atmosferi, siyasi baskılar, sokaktaki korku, gazetelerin tekdüze dili, insanların susarak yaşadığı bir dönem… Hepsi hikâyenin içine sinmiş gibi. Ülkenin gerginliği, evlerin içindeki gerginlikle birleşiyor.
Ve en sarsıcı taraflardan biri de Pero’nun 10 yıl süren hapishane hayatı.O yıllar bir ceza olmaktan çok bir kabusa dönüşüyor. Zamanın durduğu, insanın kendi içine hapsolduğu, dışarıdan çok içerinin daha ağır geldiği bir karanlık gibi. Hapisten çıktıktan sonra yaptığı yolculuk ise aslında özgürlük değil; o kabusun içinden kalan parçalarla yeniden yüzleşme.
@ceyranmehtap bunu abartmadan, süslemeye kaçmadan anlatıyor. Sessiz ve çok ağır bir anlatım. Bu yüzden etkisi daha uzun sürüyor.
Pero… babanla yüzleşebildin mi?Unuttun mu? Hapishaneden çıkarken herşeyi diye kapattım kitabı.
insanın içini en çok yakan şey bazen yaşananlar değil, söylenemeyenler oluyor. Ve Pero’nun hikâyesi tam da orada