Asıl kahreden ve önce basit bir kaygıyken gitgide kesin bir acıya dönüşen bir şey vardı ki, o da düşüncelerin yavaş yavaş bütün aşkını, hayatını zehirleyebilmesi korkusuydu. Ah, aşk bile, bu kadar saf ve beyaz aşk bile kendi kendisini öldürürse, hayatta ne yapmalı, yaşamak için başka neye tutunmalıydı? İnsana o heyecanları, o yükselme ateşini, güzellikleri verebilen aşk bile böyle kendi ölümünü kendisi hazırlarsa, niçin yaşamalıydı?
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Ah, ne kadar yazıktı! Bu kadar güzel, temiz, büyük bir ruhun da heveslere esir kalıp düşmesi, çirkinleşmesi ihtimali... Ah,
ne kadar yazıktı! Niçin böyle oluyordu! insanın hayatını temizliği, saflığı, namusu için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe, kalbi ağlayacak kadar derin bir acıyla sızlıyordu.
Bu ne belirli ne belirsiz, bazen büyük bir korkuyla iradesi yorgun benliğini teslimden, bazen korkunç bir dayanma iradesiyle yürek gücünden oluşan bir mücadele oldu. Şiddetle denize atılıp düştüğü yeri düzensiz yırtan bir taş düşüşü gibi, elinde olmadan derinleşen
bir kabulle giderken, birden coşkun bir dayanma gücü, bir inkâr acelesi kazanıyordu; fakat o taş düşmekten geri kalmıyordu, bütün engelleri zorla yırtarak, adeta bir telâşla iniyor, kalbine kadar iniyordu.
Bol yeşilliklerin arasında bol renkler, çiçekler tarladan taşıyorlar, rüzgârla dalgalanıyorlardı. Rüzgâr, parça parça her dalgadan bir güzel koku öpüşüyle dolup estikçe, koylarda koşuşan soluklarla su üstünde meydana getirdiği titremeler gibi perişan dalgalar esiyordu.