Ahlâkın birçok tanımları yapılmıştır. Bu tanımlar, her ahlâkcının kendi kabul ettiği ahlâk ilkesinin ifadesini ortaya koymaktadırlar. Akılcılar onu, ideal bir düzen ilkesine, görgücüler ise, realiteden çıkarılmış bir kanuna bağlamak istiyorlar. Akılcı filozoflardan Eflatun, ahlâkı "hayır ilmi" olarak, Kant ise "ödev ilmi" diye tanımlamaktadır. Böylece onlar ahlâka, hayır ve ödev gibi, insanın üstünde bir gaye aramışlardı. Rousseau gibi idealist görgücüler ona "kalp ilmi" dediler. Pascal, düşüncenin azametiyle insanın sefaletlerini birlikte ele alarak ahlâkı, sefaletlerinin üstüne yükselmek isteyen insanın ilâhî sanatı halinde telakki ettiğinden ona "insan ilmi" demişti. Bu sonuncu görüşler, ahlâkın gayesini insanın dışında aramayanlardır. Bilakis bunlara göre ahlâk, kendi içimizde derinleşmektir, kendimizi hakkiyle aramasını bilmektir. Pascal'ın aradığı ilâhî nizâma, bu yolda içimizde derinleşmekle varılacaktır.
Lévy-Brühl onu "âdetler ilmi" diye tanımladı. Ahlâkın ferdî vicdanla bağlarını kopardı. Ona göre ahlâk, her cemiyetteki yaşayış tarzının tanınmasından ibarettir.
Ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, ahlâkta esas olan iyi ve kötü hareketlerimizin ayırd edilmesidir.
Tenkit zihniyeti de hem bilginin, hem filozofun hakikat karşısındaki durumunu karakterlendirir. Tenkit zihniyeti, hiçbir fikri kontrolsüz olarak doğru diye kabul etmemektir; hattâ bizzat zihnin kendi gidişinin doğruluğundan şüphe etmesidir.
Felsefede ise, deney konusu olaylar karşısında bulunmadığımızdan ve ilimlerde olduğu gibi kanunlara ulaşmak müm kün olmadığından, tenkit yetisini hiçbir yerde durdurmayarak, düşüncenin sonuna kadar devam ettirmek lazım gelecektir, ve hiçbir zaman son sözümüz, üzerinde her türlü şüphenin dağıl dığı katı bir hüküm olamayacaktır. Mütemâdi ve ardı arkası gelmeyen tenkitler, felsefi düşüncenin en doğru yürüyüş tarzıdır.