Kolunuz ya da bacağınız bir kaza sonucu kopsa ya da bir hastalık sebebiyle kesilse pek çok insan artık sizi görmez, vücudunuzdaki eksikliği görür. En belirgin vasfınız bu olur. Diğer özelikleriniz bir arka plan resmine dönüşür. Aceleci, güleryüzlü, unutkan, esmer, orta boylu filan demezler, “hani şu bir kolu olmayan” derler. Sizin âlâmet-i fârikanız, âdeta kimliğiniz bu oluverir. Zaten gündelik işlerinizi eskisi gibi yürütemezsiniz. Yeni bir duruma uyum sağlamak sıkıntı verir. Bunun yanına bir de dayatılan yeni kimlik eklenince ruh sağlığınız ağır bir darbe alır. Aynada asık suratlı, asabî, nobran, mendebur bir insan görmeniz pek olasıdır. Yaşama sevinci sizi süratle terk edebilir.
Koşmak İstiyorum’un kapağını aralıyor ve gözümüzü hastanede açıyoruz. Cesika (Jessica) adında bir genç kız anlatıyor bize olan biteni. Kendisi gelecek vaadeden başarılı bir atlet(miş). Bir orta mesafe koşucusu… Kendi kategorisinde rekor kırdığı bir yarıştan sonra takım otobüsüne bir kamyon çarpıyor ve Cesika’nın sağ bacağı dizinin altından itibaren parçalanıyor. Bir ressam için gözünü kaybetmek neyse bir atlet için bacağını kaybetmek aşağı yukarı odur.
"İğrenç, güdük bir sopa!" diyor Cesika bacağının kalan kısmı için… Kendisini de bir ucube olarak görüyor. Yollarda, patikalarda, pistlerde rüzgar gibi eserken tuvalete gidemeyecek hâle gelirseniz ne hissederdiniz ki?
Organ eksikliğinin ya da işlevsizliğinin insanın kişilik yapısına derin tesiri vardır, diyor Alfred Adler. Nasıl olmasın? Arkadaşlık, okul, iş, evlilik, ebeveynlik, yaşlılık... Bütün bir hayat, bu durumdan etkilenir. Mesela hoşunuza giden bir erkek ya da kız tarafından beğenilme hayalleri kurmak zordur. Ancak beğenilmek ve arzu edilmek çok güçlü bir ihtiyaçtır. İnsan başkalarının istencini elde ettikçe varlığını duyumsayabilir.