Bu kitap bambaşka. Kötülük nedir? Kötülüğün kaynağı nerede yatar? gibi soruları derinlemesine düşündürüyor. Yaratığın, yaratıcısına duyduğu isyan ve söyledikleri insanın içine işliyor.
Özellikle iki bölüm var ki, okurken gözlerim doldu. İlki, yaratığın ışığa bakarken gözlerinin yanmasıydı. Bu sahnede aklıma
Neo geldi. Onun gözlerini açtığı dünya, daha üstün ve bilinçli bir gerçeklikti. (Matrix) Oysa Frankenstein’ın yaratığı gözlerini acı ve korkuyla dolu bir dünyaya açtı. Eğer Schopenhauer bunu okusaydı, muhtemelen “İşte gerçek budur!” derdi.
İkinci sahne ise yaratığın, kendisini bir su birikintisinde gördüğü andı. Bu kez aklıma, kendi yansımasına hayran kalan Narkissos geldi. Ama Frankenstein’ın yaratığı, kendi yansımasına dehşetle baktı. Biri güzelliğinde kaybolurken, diğeri çirkinliğiyle yüzleşti.
Hayat bazıları için bu iki uçta salınır: Bir yanda büyüleyici bir aynaya dönüşen dünya, diğer yanda acının yansıdığı kırık bir cam. Ve bazen, işte o acıdan doğar kötülük… Ama belki de o kötülük, yalnızca görülmek isteyen bir varlığın, çaresizlikle attığı çığlıktır.