“Gitmek” kitabı adının yalınlığına rağmen, insan ruhunun en karmaşık eylemlerine değinirken, “gitmek” fiilinin yalnızca mekânsal bir yer değiştirme olmadığı; bilakis aşkın, sevginin ve özlemin iç içe geçtiği bir varoluş hâli olduğunu kanıtlar nitelikte.
Sibel Güneşdoğdu, gitmeyi bir kopuş anı olarak değil, duyguların yoğun, kırılgan ve en çıplak biçimde görünür olduğu eşik olarak kurguluyor. İnsan sevdiğine ve kendine bakarken, geçmişine de bakmak zorunda kalıyor.
Metinde aşk, romantize edilmiş bir yücelik olarak değil; insanın iç düzenini altüst eden bir kuvvet olarak karşımıza çıkıyor. Gitmek, çoğu zaman aşkın sürdürülemezliğinin sonucudur; fakat yazarın anlatısında bu sürdürülemezlik basit bir tükenişten ziyade, derin bir farkındalık hâlidir. Sevmek, burada kalmayı garanti etmez; bazen en yoğun sevgi, gitme cesaretini doğurur.
Sevgi, yalnızca bir başkasına yönelmiş bağlılık değil; insanın kendine duyduğu sorumluluğun da adıdır. Bu nedenle karakterler, aşkı yaşarken aynı anda onun yükünü de taşırlar. Gitmek, bu yükle baş etmenin trajik, onurlu bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Sevgi kavramı metinde daha kapsayıcı çerçevede ele alınıyor; yalnızca iki kişi arasındaki romantik ilişkiyi değil; aileye, geçmişe, hatıralara, yaşanmış acılara duyulan bağı da içeriyor. Gitmek, çoğu zaman bir kişiden değil; hatıradan, çocukluk izinden ya da kırgınlıktan uzaklaşma çabasıdır. Fakat paradoksal biçimde, insan en çok sevdiği şeyden uzaklaşırken ona en fazla yaklaşır. Mesafe, duygunun yoğunluğunu azaltmaz, berraklaştırır. Güneşdoğdu’nun öykülerinde, gitmenin yarattığı boşlukta, sevginin gerçek ağırlığı hissediliyor.
Özlem, kitabın ruhunu taşıyan temel izleklerden biri. Yalnızca bir kişiye duyulan hasreti değil, insanın olamadığı, olmayı arzuladığı ya da geride bıraktığı