Yazarı tanımayan yoktur: "Siyah beyaz takım elbisesi" ile evine misafir olmadığı aile kalmamıştır herhalde -en azından evinde televizyon olanların.
Kendi görüşleri ve duruşu bakımından seveni de var sevmeyeni de; hayranı da çok, nefret edeni de. Tarafların bu anlayışsızlıkları yüzünden yazarın tarafını belli etmekte bazen zorlandığını, hatta sırf tarafını belli etmediği için bile bu sefer iki tarafın da lincini yediğine tanık oldum.
Çünkü biz, "bir yarısının diğer yarısından nefret ettiği bir ülkede yaşıyoruz." O yüzden kısmen de olsa mecburen de olsa "alışkanlık" gereği normal görüyoruz artık.
Yazarı daha çok 32. Gün'ün yakın tarihimize ışık tutan, bir zamanlar dizi izler gibi merakla, bölüm bölüm izlediğim, kendine has hikayeci anlatışıyla hafızalarımıza kazınan Rahmetli Birand'ın bir öğrencisi ve kısmen takip ettiğim bir gazeteci olarak tanıyordum.
Normalde kitap alacağım zaman, alacağım kitaplar önceden genellikle bellidir. Nadiren de olsa kapağını beğendiğim kitapları da almışlığım vardır. Cüneyt Özdemir'in bu kitabını ise tesadüf eseri bir markette fiyatının yarıya düştüğünü gördüğümde almıştım. Kafamdaki Cüneyt Özdemir profilinde deneme yazarlığı niteliği yoktu. Kitaptaki bir kaç denemesine göz gezdirdigimde ve ön kapağında yazılan "yaz güneşinde kurutulmuş kelimeler" çok hoşuma gittiği için bir şans vermek istedim. Aradan yanlış hatırlamıyorsam 7-8 ay geçti ve bu süreçte ben okumayı, öncesinde okumak istediğim kitapların fazlalığı nedeniyle devamlı erteledim. Ve şimdi de incelemesini yazıyorum. İyiki almışım demiyorum ama pişman da değilim aldığıma. Özdemir'in neşesi, kitabına da geçmiş kısmen ve çoğu yerde, çoğu kişiye "itici" gelen kahkahalarını okurken de duyabilirsiniz. :)
Yazarın takipçilerine kısmen de olsa, parça parça anlattıklarını "bir de