"HAYDUT"
"Ne kıymetliydi bir canın canını düşünmek. Ve ne manalıydı beraber yaşadığımız kâinatın, sadece biz insanlara ait olmadığı fikriyle yaşamak. Ve ne kadar kıymetliydi Tanrı'nın yarattığı evrenin, hepimize fazla fazla yetebileceği fikri !"
Hayat… İçine adım attığımız andan itibaren bizi türlü yollara, çıkmaz sokaklara, beklenmedik kavşaklara sürükleyen dev bir labirent. Her adımımızda bir iz bırakıyoruz; kimi zaman görünmez, kimi zaman silinmez. Ama sorulması gereken asıl soru şu: Bunca yolu yürüdükten sonra heybemize ne kattık?
İnsan, çoğu zaman farkında olmadan dünyanın yüklerini sırtına vurur. Bir ömür boyu taşıdığı bu yüklerin ne kadarı kendi seçimi, ne kadarı zorunluluk? Binalar, evler, villalar, topraklar, yatlar, katlar… Ya da tam tersi: yoksulluk, açlık, sefalet… Hepsi bu yeryüzünün koca mezarlığında yan yana yatıyor. Zengin de fakir de aynı toprağın koynuna giriyor; geriye yalnızca hatıralar ve hikâyeler kalıyor.
Savruluyoruz zamanın akışında. Aklı ile ruhu aynı yerde olmayan insanların vicdanında yaşanan zelzeleler, nice hayatı karanlığın içine itiyor. Kim bilir kaç hayal, kaç umut, kaç inanç sessizce gömülüyor toprağa… Bazı olaylar vardır ki önünde durmak imkânsızdır. Bir dağın zirvesinden kopup gelen çığ gibi, ne kadar direnmeye çalışsak da altında kalırız. Feryatlarımız duyulmaz, çırpınışlarımız görünmez olur.
Bazı hikâyeler vardır, sadece satırlarda değil, hayatın tam ortasında yaşanır. Manisa Salihli’nin yokluk ve yoksulluk dolu yıllarına götüren bu kitap da öyleydi. Ama burada bahsedilen yoksulluk, yalnızca maddi değil; çok daha derin, çok daha sessiz bir yoksulluktu: duygusal ve manevi yoksunluk.
Süreyya, henüz çocuk sayılacak yaşta hem annesiz hem babasız kalır. Aile özlemini ve sevgisini Alişan’da bulur; evlenirler, mutlu ve huzurlu bir