Hikmet Burcundan ŞiirlerSadık Yalsızuçanlar

·
Okunma
·
Beğeni
·
157
Gösterim
Adı:
Hikmet Burcundan Şiirler
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
526
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751957238
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Diyanet İşleri Başkanlığı
'Şiirin bazısı şüphesiz hikmettir...'
Efendimiz'in bu beyanının şiirin diline ve doğasına ilişkin nasıl temellendirici ve kuşatıcı bir iması olduğunu şairler ve şiir severler hissedecektir.
Nitekim güzelim hırkasını armağan ettiği şairlerle ilişkilerini, onları nasıl taltif ettiğini, bazen yol arkadaşlığı esnasında hikmetli şiirlerini okutarak dinlediğini, şairlerin sözünün oktan ve kılıçtan daha etkili olduğuna dair sözlerini de hatırlamak yerinde olacaktır.
Şiir, kadim bir dil. 'Biz O'na şiir öğretmedik' ilahî beyanı, şiirle vahyin ayrımını vaz eder. Zira şiir, şuurla da akrabadır ve vahye göre daha 'bulanık' bir alanı ima eder.
Bununla birlikte muhabbet burcundan hasrete, oradan hikmete taşınan şairler, Necip Fazıl'ın ifadesiyle, 'gaybı kurcalayan çilingir' haline gelince bilgelik dolu sözler etmeye başlarlar.
Bu seçkimizde, Cumhuriyet dönemi şairlerimizden hikmetli şiirleri bir araya getirmeye, derli toplu bir kaynak oluşturmaya çalıştık.
Şiir severlerin sürekli yedeğinde taşıyabileceği ve zaman zaman açıp okuyacağı, böylece bilgeliğin şiirsel bir dilin içinden nasıl soluk alıp verdiğini göreceği bir güldesteyi ortaya koyduk.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Allah’ım, yıldızlara ağız ver, dil ver;
Benimle konuşsunlar...
Göz kırpıp durmasınlar uzaklardan
Akşam çayında
Şeker gibi eriyip tükenmesinler bardağımda
Hepsini tanımak,
Hepsiyle konuşmak istiyorum.
Sadık Yalsızuçanlar
Sayfa 187 - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
...
Beni unutma
Büyük acılara tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma.
Sadık Yalsızuçanlar
Sayfa 172 - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı! "
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
Sadık Yalsızuçanlar
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
...sana bu şiiri yazıyorsam bağışla
kelimelerden ve gözyaşından başka yol bilmiyorum
ne olur bağışla

27 yaşındayım ve uğruna ölmek istiyorum.
Sadık Yalsızuçanlar
Sayfa 556 - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Hangi mevsimdeyiz böyle
Paletimde renkler kaskatı
Oysa durmadan boyamalıyım hiç durmadan
Renklerini yitirmiş hayatı
Mevsimlerden keder mi söyle

Dinle!ruhumun yatışmasını bekleyemem,
Gitmeliyim ve giderken
Bakmamalıyım gözlerine hayat denen fakirin.
Su içtiğim ellerden
Bana bir pişmanlık gelsin istemem.

Dinle! hatırladıkça üzüyor beni
Geri çekilirken yaktığım rüyâ
Mevsimlerden keder mi söyle,
Ne giysem yakışmıyor uçurumlardan başka
Dağıtamıyor hiçbir güneş ruhumdaki sisi
Ve ben hâlâ yarın güzeldir diyorum
Kalmasa da albenisi.
Sadık Yalsızuçanlar
Sayfa 514 - Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hikmet Burcundan Şiirler
Baskı tarihi:
Ocak 2014
Sayfa sayısı:
526
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751957238
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Diyanet İşleri Başkanlığı
'Şiirin bazısı şüphesiz hikmettir...'
Efendimiz'in bu beyanının şiirin diline ve doğasına ilişkin nasıl temellendirici ve kuşatıcı bir iması olduğunu şairler ve şiir severler hissedecektir.
Nitekim güzelim hırkasını armağan ettiği şairlerle ilişkilerini, onları nasıl taltif ettiğini, bazen yol arkadaşlığı esnasında hikmetli şiirlerini okutarak dinlediğini, şairlerin sözünün oktan ve kılıçtan daha etkili olduğuna dair sözlerini de hatırlamak yerinde olacaktır.
Şiir, kadim bir dil. 'Biz O'na şiir öğretmedik' ilahî beyanı, şiirle vahyin ayrımını vaz eder. Zira şiir, şuurla da akrabadır ve vahye göre daha 'bulanık' bir alanı ima eder.
Bununla birlikte muhabbet burcundan hasrete, oradan hikmete taşınan şairler, Necip Fazıl'ın ifadesiyle, 'gaybı kurcalayan çilingir' haline gelince bilgelik dolu sözler etmeye başlarlar.
Bu seçkimizde, Cumhuriyet dönemi şairlerimizden hikmetli şiirleri bir araya getirmeye, derli toplu bir kaynak oluşturmaya çalıştık.
Şiir severlerin sürekli yedeğinde taşıyabileceği ve zaman zaman açıp okuyacağı, böylece bilgeliğin şiirsel bir dilin içinden nasıl soluk alıp verdiğini göreceği bir güldesteyi ortaya koyduk.

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Ayfer Kadife (AYIŞIĞI)

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%100 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0