Kendini beğenmiş ve indirgemeci bir dil. İnsan olmanın ekolojik ve politik yönlerini tartışıyor lakin, Markist bir şekilde. Kant'ın felsefesinden izlerde gözlemleyebilirsiniz kitapta, Kant'tan alıntı yapmak gerekirse, ortada gerçekten bir dünya var, ama biz insanlar (genellikle belirli bir kasttan insanlarız) erişebildiğimiz tek şey o dünya hakkındaki veriler. Bir boşluk var ve bu yüzden "dünya" tanımını insanların eriştiği alan olarak sınırlıyoruz. Yani biraz ontolojiye de giriyoruz gibi oluyor kitapta ama tam olarak öyle değil bence. Tabiki algımızın hapishanesinde yaşıyoruz, kaçamıyoruz, ancak bu ontolojinin altında; insan olmayanların failliğine daha fazla saygı duyulduğu bir dünya hayal edilebilir.
Kişiliği ve failliği insanın çok ötesinde, hayvan ve bitki dünyalarına kadar genişletme çabalarını takdir ediyorum. İnsanlar bu dünyanın tek efendileriymiş gibi yaşıyorlar, lakin hepimiz biliyoruz ki en nihayetinde günün sonunda tek bir kazanan olacak o da, doğa.
İnsan olmayan varlıklarla bir dayanışma politikası inşa etme fikrini de belirtiyor, teknoloji günümüzün büyüsü. İmkansız diye bir şey özellikle bu çağda yok. Mama karşılığı çöp toplayan kedileri, köpekleri ve kuşları gözlemleyebiliyoruz. Her şeyin ötesinde anlattıkları tam anlamıyla, ekolojik bir eylem, dünyanın bir parçası olmanın ne anlama geldiğini bilmemiz gerekiyor. Şehirler sadece bize ait değil, hayvanların yaşam alanlarına gelip betonarme yapılar inşa edenler bizleriz. Şimdiyse zor kullanarak onları her yerden atmaya çalışıyoruz. Ormanlarda piknik alanları istiyorsunuz, kedi köpek olmasın diyorsunuz lakin hangi hakla?
Tüm olasılıkları ve bu olasılıkların olasılıklarını sorgulamamız gerekiyor. Biz insanız. Düşünebiliyoruz ve bilinçli varlıklarız, diğer bir çok varlığın aksine. Paradoksları